19.8.16

Kadın Gibi Bir Dünya ..

Başta markalar 8 Mart'ta hepimiz birtakım içerikler üretiriz..
Teması ve #8martkadınlargünü paylaşımların özü hep aynıdır.. Tüm bu paylaşımlar herbirimize azıcık farkındalık sunabildiyse ne mutlu ya..
Peki neden-di bu denli kör göze parmak ihtiyacı?!  Kadın, sadece kadın olduğu için bile kutsalken; ne gerek vardı günün bu çığırtkanlıklarına?! Bilmiyor muyduk biz birer kadın olarak değerimizi ki; durup hatırlamaya-hatırlatılmaya ihtiyacımız vardı..
Galiba ki ... Bizler bile günün koşullarında kadınlığımızı unutmuş; eril enerjilerimizin yönetimine teslim olmuşken; birbirimize değil destek olmak genelde negatif yaklaşmaya başlamışken; hatırlamamız gerekiyordu demekki..


Tüm paylaşımlardan belki de en çok etkileyeniydi beni: "kadın gibi bir dünya".. öylesi gülen, öylesi konuşan, öylesi vefali, öylesi zarif..! Dünya için bile böylesi bir format, güzel bir niteleme kalıbı oluyorsa; bize geriye kendi değerimizi hatırlamak kalmaz mı?
Sırf iç sesini daha iyi duyabilmeyi başarabildiği için; daha hassas mizaçlı olup duygularını bazen biraz daha önde tuttuğu için zayıf görünürken; bir yandan da aslında çok güçlüdür ya kadın.. aslında insan olmanın gerçek anlamı iken tüm bu özelliklerden dolayı ezilendir ve bu muameleye maruz kalmamak için belki de panter kesilendir ya kadın..
Bir kadın önce annesini seçer gelir ya bu dünyaya (erkek için de durum böyledir ama içgörü farklıdır biraz); kız çocuk olmak (sen evcilik oynarken karşı cinslerin araba yarıştırarak büyür mesela); ergenlikten geçmek (sen ilk reglini bile utanarak yaşarken karşı cinslerin erkekliğe adım atışlarını kutlar mesela), yetişmek (senin rolün olgunlukken karşı cinslerinin payı hovardalık olur mesela); işe girmek (iş görüşmelerinde evlilik-çocuk planların gibi en özeline bile rahatça inilebilirken; karşı cinsin payı askerlik durumu kadar olur mesela bu sorguda), tüm zorlukları aşarken kendini tüketmemeyi öğrenmek, kimliğini bulmaya çalışmak; aykırı gelen sivrilerinle yer edinmek; odaklanmak hem de bir dolu birşeye aynı anda ve tabiki kendine de; iyi görünmek, pişman olmamak adına yaşamak için kodlanmak (o yargılar, kalıplar neye göre oluşturulduysa..); sistematiğe karşı durmamak; hayırken bile evet olmak; bile isteye kalp kırmamak için susmak, sabretmek… Bunlar zor işte zor!
Umut beslemek fazlaca; insanlığını kibire kaçmayan bir gururla taşımak; dibine kadar sevmek; özgürce yürümek yakışık almıyor ya hani; dilediğini giymek; özgürce hareket etmek ayıp ya; belli saatten sonra dışarda bulunmak, başına gelebilecek olası talihsizlikleri kabul etmek demek ya hani; emeğin karşılığını almak için yollar aramak; konuşmak, dert anlatmak; durmak ve hayallerin hangi renk, doku, ses ve tatlardan meydana geldiğini anlamak yasak ya..
Sözüm ona kadın değerli; kıymetli.. Kadın çiçek!! "Hayır" kocaman bir hayır!! Gerek yok bu süslü sözlere.. Kadın bir birey; önce kendi değerinin farkına vaması gereken!! Bu kadar basit aslında; zor görünen bu denklemin içinde herşey..
Bi dee; kadın hikayeleriyle ve hayalleriyle güzel.. Dışıyla vitrin; içiyle gerçek değer! Tabiki görene, duyana, bilip, anlayana..
Kutlu olsun!

İşbirliği denen..

Şimdi şöyle bir beyin jimlastiği yapalım hadi.. desem ki bana işbirliğini çizer misiniz; hadi 2 dakika düşünüp şöyle bir dener misiniz bakalım ne çıkacak J
Geçenlerde katıldığım bir atölye çalışmasında konu tam da buydu ve aynısını yapmam istenmişti. Yıllardır önce öğrencilik hayatımda; devamında iş hayatında defalarca duyduğum bu kelime nasıl görselleştirilebilirdi ki...?
Ben tam da aşağıdaki şekillerde ifade etmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
Tabiki bu çizimleri elime kağıt kalem alarak yapsam; resim olayı çöp adam çizme seviyesinde olan birisi olarak bayağı görsel eğlence çıkarabilirdim size ama teknoloji sağolsun burda daha görsel kalitesi yüksek birşeyler paylaşabiliyorum sizinle...
          




Yani sanırım demeye çalışmışım ki; aynı ortak hedefe yönelen efor topluluğu işbirliğini oluşturur. Bunu belirtmeye çalışırken de birbirine paralel yürüyen; farklı yönlerden beslenip aynı hedefe kanalize olan; birbirine zıt işlese bile bir yerlerde birbirini tamamlayan bileşenleri resmetmeye çalışmışım. Takım çalışması, ekip ruhu, ortak akıl gibi kavramların oldukça popüler olduğu günümüz iş dünyasında acaba bu durum ne kadar böyle desem peki..
Eminimki çok net bir şekilde tam da böyle diyemeyeceğiz..
Yoksa acaba “Bir elin nesi var, iki elin sesi var”, “Danışan yolu aşmış, danışmayanın yolu şaşmış”, “Birlikten kuvvet doğar” gibi kavramlara ne kadar inanır olduk.. Ya da neden algılarımız bu denli erozyona uğradı!
İşin psikolojik boyutu; kişisel hırslar, egosal durumlar bir kenara oluşan sürtünmeler bunun en temel sebebi olsa gerek. Nedir mesela bu sürtünmeler;  artan iş yüklerimiz, üzerimizdeki iş yetiştirme telaşları, aynı anda pekçok şeyi ortaya koyma gerekliliklerimiz, yönetemediğimiz ajandalar... liste uzar da uzar. Eminim herkesin kendi tecrübeleriyle ilgili de kendine özel alt maddeleri de oluşmuştur bile okurken.
Peki o zaman biz kendimizi nasıl motive edip içimizdeki takım ruhunu korur ve yaşatırız. Kendinize işbirliği, ekip ruhunu size çağrıştıran bir yazı / video / görsel / şarkı bulun ve ne zaman enerjiniz düşse bunu okuyun / izleyin / vizyonlayın / dinleyin.
Ama bu öyle birşey olsun ki; daha ilk karşılaştınız anda sizi ürpertmiş; içinize dokunmuş bir imaj ya da video olsun. Öyle sizin içinizi ısıtan birşey olsun ki; motivasyonu yüksek olsun.
Çok işe yaradığını göreceksiniz. Hani derler ya denemesi bedeva ;)
Peki benim bu anlamdaki motivasyon kaynağım mı ne; izleyin bakalım.. benim için işbirliğinin tanımı da; ideal sistemi de; en büyük motivasyon kaynağı da sanki bu videoda özetlenmiş. https://www.youtube.com/watch?v=nwAYpLVyeFU
Keyifli düşünmeler :)

İnsan neydi ve biz onunla ne yaparız..

insan insan derler idi
insan nedir şimdi bildim
can can deyu söylerlerdi
ben can nedir şimdi bildim
kendisinde buldu bulan
bulmadı taşrada kalan
mü’minin kalbinde olan
iman nedir şimdi bildim
...
Ne güzel sözlerdir değil mi; hele bir de bestesini dinleyince iyice alır götürür beni her seferinde..
Bir pazarlama blog yazısında şimdi bu sözlerin ne işi var diyeceksiniz değil mi? Açıkçası ben kurardım böyle bir cümleyiJ
Ama işimizin özüne inince insanı merkeze almamızdan daha da doğal ne olabilir ki düşününce..
Şöyle bir hafızanızı zorlayıp aklınızda kalan; sizi gerçekten etkileyen reklamları düşünsenize hangileri olacak..
Ben kendi adıma objektif bir şekilde saymaya başlarsam:
Ülker - #Mutluluk
her konu için mutlaka ideal örnekleri çıkan Coca Cola’nın ocak ayında başlayan iletişimi – anın tadı; #TadınıÇıkar
Selpak – Annem Olsa Ne yapardı?
Peki neydi sizce bu reklamların ortak tınısı..
Şimdi bu kısımda yazımı okumaya ara verip bu reklamları izleyin sonra devam edelim isterseniz.

Tekrar soruma dönersem; Neydi peki bu reklamları benim için ilk anda hatırlanır kılan? Cevap aslında gayet basit: hayatıma nüfuz etkileri..  Konu sadece kendinden birşey bulmak da değil aslında; eğer öyle tepe bir yaklaşım konuyu açıklayabiliyor olsaydı; anne olmayan beni Selpak kampanyasının etkisi açıklayabilir miydi ki..
Durum basit aslında örnek her bir kampanya insana dokunmakta. Somut bir pratikten gidelim; en çok kullandığınız eşyalarınızı dikkate alın ya da hayatınızın içinde daha fazla olan insanları düşünün.. Hangileri doğrudan size dokunuyorsa onlar en unutulmaz değil midir; sürekli ön planda ya da aklınızda olan.. Konu iletişim kampanya sına geldiğinde denklem yine bu denli basit aslında.
Şimdi örnekleri arttırın; başarılı markalar; diye kafanızda belirenleri bir düşünün aslında hepsinin temelinde bu tutumun olduğunu göreceksiniz. Neden hep Coca Cola akla kazınmıştır; neden Apple son yıllarda derinlemesine hayatlarımıza nufuz edebildi.
Aslında kendini kral gören markalar bunu yapabildi; yapabilmekte.. Yıllar önce bir blogda böyle bir yorum okuduğumda çok garipsemiştim. O zamanlar kendini kral görmek gibi bir ukalalık nasıl başarı doğurabilir; ne saçma dediğim bu bakış açısına şimdilerde şapka çıkarıyorum. Çünkü kendini; kendi ürününü kral gören marka önce kendine değer veriyordur; kendi ürününü önemsiyor tüketiciye de bu enerjisini geçirebiliyordur. İnsan için de aynısı değil mi aslında. Kendini hayatının merkezine alabilen insanların yükselişlerini takip ederiz. Tabiki bu bambaşka bir yazıya konu olabilecek kadar derin bir konu ama burdan şu kadarına teğet geçmek isterim ki; özüne; temeline kendini koyan ve yanına duygu ekleyebilen herşey gerçekle can bulur; bu enerjiyi de karşı tarafa aktarır. Bam teli denen o noktayı yakalar..
Eskiden “bebek koyalım iş yapar abi” günleri yaşanırken artık herşey kök duyguları hatırlatan deneyimlerimizden geçmekte aslında.. Zaten nörobilimin artık pazarlamanın içine dahil olmasının sebebi de bu olamaz mı!?
Bu da başka bir yazının konusu olsun hadi;)

Hey kızlar! İzlediniz mii..

Size bir haberim vaar!
Bakın bakın Eti sizi düşünmeye devam ediyor. “Depresyondayım unutulduum..” dönemi kapandı ve ve ve Serdar Ortaç ile yükselme zamanı J İzlediniz mi izlediniz mii..? Serdar, sizi depresyondan kurtarmaya adamış kendini ve 5 adımda nasıl depresyondan kurtulunur onu anlatıyormuş.
Aslında her proje ciddi bir emektir; kıymettir; sert eleştiriler onlardan uzak durmalıdır ama bu kampanya için birkaç şey söylemem lazım.
Öncelikle aslında fikir çok sağlam. İçgörü müthiş! Kadın dünyasında çikolata hiç kuşkusuz çok kıymetli bir yerde durur zaten ve konsept harika aslında;  “Çikolata ye herşeyi unutturur” çok güçlü ve güzel bir söylem... Ki daha önceki kampanyanın devam kurgusu gibi de düşünülebilir; ama birşey var beni rahatsız eden. Ben yaştakilerin gençlik dönemi aşk acılarına çok da güzel deva olan Serdar şarkılarıdır ki baz alınan; sorun şu aslında; reklamı izlerken konudan tamamen kopup açıp Serdar Ortaç dinleyesim geliyor. Sanki Serdar Ortaç albüm tanıtımı da kendi iletişim kampanyasını yapıyor gibi.. Yani yine tipik bir ünlü kullanımının reklamın önüne geçmesi vakası gibi göründü bana!
Aslında herşeyden öte Eti üzerine konuşmak gerekir belki. Çocukluğumun balık krakeri markasına toz kondurmam tabiki mümkün olamaz; ayrıca ürünlerini de sevdiğim bir markadır ama çok çeşitli ürün gamı içerisinde “Eti” markasını güçlendirmek için yaptıklarını düşündüğüm iletişimlerde aslında bir çok başlılık sezer oldum.
Karam yatırımı başka iken; Burçak başka, Canga başka, çok sempatik bulduğum balık kraker ietişimi bambaşka bir rotada seyretmekte, Crax bi yanda, Eti Puf başka bir yanda, Topkek başbaşka bir yanda.. Sosyal sorumluluk alanında sarı bisiklet birşeyler söylerken; etkinlikler bambaşka birşeyler söylüyor gibi derken; ben büyük resimde bir bağ kuramadığımı sezer oldum. Tabiki birbirinden çok farklı markalar; herbirinin hedef kitlesi, konumlandırma stratejileri farklı; böylesi çok kategorili bir oluşumda tek bir mesaj altından bölünmek çok da kolay olamaz ama yine de bir marka çatı iletişimi altında birşeyler yapılamaz mı acaba..
Bu arada kampanyaların herbirinin başarılı olduğu; pekçoğunun tüketici testlerinden iyi sonuçlarla çıkıp iletişimlerin pek çoğunun devam stratejileriyle sürdüğünü de belirtmeden geçemeyeceğim. Ama yine de böylesi büyük bir oluşumun tepesinde olsam ne yapardım egzersizine döndüm kendi içimde..
Dert işte bazen insan böyle gerekesiz dertlere kapılabiliyor J
Bir de aslında konu biraz da şu ki; zamanında “mutluluk denince akla..” gibi çok güzel bir söylem geliştirip sonra bu konsepti başkasına kaptırmak.. Belki hatırlarsınız bir başka yazımda zaten bu konuya değinmiştim (merak edenler için sözkonusu yazı ); bu nedenle çok da detayına girmeyeceğim ama bence çok klasik bir göstergedir ki; birşeyi bulup ortaya çıkarmak kadar devamını da iyi bir şekilde getirip; sürdürülebilirliğini sağlamak önemlidir. İşte belki de Eti marka olarak çatı iletişimini ayrı sürdürüp; altında da markalarının birbirlerinden bağımsız seyirlerini sağlayabilse daha sağlıklı bir konumlandırma olabilirdi. Tabiki bu noktada markalarının önünde de Eti’yi kullanmadan kendi marka isimleri le yürümeleri de iyi bir yol olabilirdi.
Koskocaman Eti yöneticilerine tavsiye vermek haddime düşmese de yine de haddim olmadan gözlemimi paylaşmak istedim. Tabiki bana katılanlar olacağı gibi söylediklerimi fazla derin bir yorum olarak bulanlar da olacaktır..
Herkese sevgilerimle;

Duruşunuz Herşeydir ve  Hayatınız Dünyaya Mesajınızdır; İlham Verici Olun
Kişisel duruşunuzu düşünün.. bunun yansıması neyi oluşturur.. benim için işte tam da bu itibar demektir!
Hepimiz yaşadığımız hayatlara duruşlarımızla dahil oluruz. Çevremize mesajımızı hayatımızla veririz. O zaman bunun ilham verici olması da bizim elimizde. Hatta mottosu bile var: “hayatınız dünyaya mesajınızdır; ilham verici olun”
Aslında markalar için de durum böyledir. Müşterilerin markalara karşı tutumlarını oluşturan şey tam da markaların imajıdır ki bu da  oluşmuş itibarlarından gelmektedir.
Markaların da bir kişiliğinin olduğunu düşündüğümüzde markanın oluşmuş itibarı da müşterilerine iletmek istedikleri mesajlarıdır aslında.
Peki bu mesajların bazı nedir; tabiki içerik.. Bu içeriği sadece metin gibi algılamayalım. Bazen bir sosyal medya paylaşımı; bazen bir basılı mecra haberi olduğu gibi bazen de logo, ambalaj gibi markalama unsurları; bazen de yaratılan bir sosyal sorumluluk stratejisi olabilir...
Dolayısıyla hepsinin bütünsel kompozisyonu içeriği oluşturmaktadır...
Nasıl ki aşağıdaki şekildeki çubuk sayısını ben 3 görürken bir başkası 4 görebiliyorsa; markaların vermek istedikleri mesajlar da hepimizde farklı yansımalara düşebilir.
 
Tam da marka iletişimlerinde olduğu gibi.. Temelde aynı argümanı baz alıp çok farklı mesajlar veren örnekleri düşündüğümüzde cevap basit aslında. Marka olarak ürettiğiniz içerik fazlasıyla sebepir bu duruma. Örneğin üç farklı kampanya örneğini sizinle paylaşacağım; bakın bakalım benzer konsept farklı şekillerde ifade edildiğinde neler olmuş;
ž  Wapps Çikolata #erkekgibi
ž  Orkid #KızGibi
ž  Doğadan  #KadınlarNeİster
Aslında eminim ki hiçbir iletişim kadın ya da erkek e hakaret etmek istemiyor. Zaten aklı selim hangi marka bir cinsiyet kategorisini karşısına almak ister ki?! Ama işte ses tonu ve rengi bakın işte “Wapps Çikolata” ve “Doğadan” kampanyalarını kaba tabiriyle nasıl da gömdü!
Yani kullanılan iletişim dili; ifade; ses tonu gibi içerik unsurları ne kadar da önemliymiş değil mi?
Çünkü herşey algılarımızda saklı! Ve bunun en büyük mimarı da kullanılan içerikler.
İşte içerik aslında bu kadar önemli: iyi bir iletişim kurgusunu oluşturmanın bir şifresi var mı deseler şüphesiz ki içerik derim.
Ama işte içerik sadece metinden oluşmaz; görsel de bir içeriktir; hazırlanan sözsüz bir video da çekilen bir resim de..
Siz de kendi kişisel markanızı yaratırken başkalarında paylaşma motivasyonu yaratan içerikler yaratın ve paylaşın. Zaten kaliteli – nitelikli içerik virüs gibi yayılma potansiyteline sahiptir.. İşte son zamanların moda tabiri «viral» denilen oluşumlar..
İyi bir içerik: duygu barındırmalı; ama duygu demek sadece duygusallık demek değildir. Bknz Kipa reklamı..
Son zamanlarda yapılmış en iyi anneler günü spotlarından biri. Ne acite ederek annesi olmayanları etkiliyor/ağlatıyor ne de duygularımızla oynuyor..
Annelerden ÇocuklarınaAnneler Günü Şakası - Kipa
İyi bir içerik: Deneyim yaşatmalı ki aksiyonun devamı gelsin.. (bknz: SocialSwipe; small gesture makes a big difference; feed them!)
İçerik bu içerik yardım etme duygusunu yaşattı (bağışı yaptıktan sonra ekmeği alan el); sonra kredi kartına gelen ayda X miktar bağış yapmak ister misin vurgusu anlam kazandırdı ve bağışa devam edecek belki de bu deneyimi yaşayan kişi..
Peki sizin için de gerçekten böyle mi durum; yoksa siz de internetten alışveriş yapmayı sevmeyip dokunarak seçim yapmak isteyenlerden misiniz? Hissetmek sizin için de çok şey ifade ediyor olabilir mi;)
Yansıtmak istediklerinizi duruşunuza taşımanız dileğiyle..

Bir mutluluk hikayesi..

Mutluluk neydi?
Bir dizi müziği sözlerinde şöyle geçerdi sanırım;
“Mutluluk neydi?
Gülümseten neydi bizi?
Hep sorduk!
Ah neler umduk; neler bulduk
Neydi şu mutluluk!?
Oraya koştuk buraya koştuk
Peşinde yorulduk;
En sonunda bir cevap bulduk .....  mutluluk”
Noktalı kısım hadi size kalsın! Herkes şimdi kendi mutluluk tanımını yapsın bakalım;)
Bende tam bu noktada “mutluluk” kavramını merkeze alan bir iletişim yolundan bahsedeyim size..
Markamız Ülker. Çatısı altında hiç çalışmadım; stratejilerine dair detay yorumlar yapamam ama bir tespitim var ki; markalar için başarı sürdürülebilir stratejilerden; zamanla uyumlanıp gerekli hamleleri yapabilmekten geçerken; Ülker’in bu iletişim kampanyasında da bunu görmekteyim.
Ülker mutluluk aslında 2014’de “mutlu et, mutlu ol” kampanyası ile bugünün konumlandırmasını  temelini atmıştı belki de.. 70. Yıl kampanyasıydı ve kampanya tamamen Twitter üzerinden yürüyen bir çalışmaydı hatırladığım kadarıyla. Twitter’dan seçtiğin arkadaşlarına önce bir Ülker ürünü seçip tweet atıyorsun; bu ürünler kocaman bir havuzda birikiyor ve sayıları 70.000’e ulaştığında çekiliş başlıyor. 7 gün boyunca her gün tam 1000 kişi bu ürünlerle dolu Mutlu Bir An kutusu kazanıyor, mutlu oluyor, mutlu da ediyor. Ne güzel bir kurgu değil mi! Güzel bir kavramı ortaya koymuş; digital kanal kullanıp; üzerine bir daha önceki yazılarımda da bahsettiğim “insana dokunma” hikayesini de güzel yansıtmış bir iştir. Ki zaten sonra devamı 2015 yılında geldi. Ve “Mutluluk Heryerde” oldu işin adı..
O kadar da güzel bir şekilde lanse ettiler ki; küçük mutlulukları görselleştirdiler; aslında değeri büyük olan anlık mutluluklar sayesinde de mutluluğun her yerde olabileceğini bize göstermeye çalıştılar. Zaten mutluluk da; zamandan, mekandan, şartlardan bağımsız anlık hazların bütünü olmaz mıydı!?
Kurgu çok güzeldi; küçük mutlulukların farkında olup keyfine var, başka mutlulukları çağırır, mutluluğu hayatına yay..  Felsefe de zaten bu denli basit aslında! Bu derinliğin 58 saniyelik bir reklam spotuna nasıl sığdığını görmek isteyenler için link de paylaşmaktayım. Bakalım benimle aynı fikirde olacak mısınız? https://www.youtube.com/watch?v=34cIV1jxbpw
Bir dip not eklemeden geçemeyeceğim ki; Eti için gerçekten üzgünüm; “mutluluk denince” bazılarımızın aklına belki hala Eti geliyordur ama muhtemelen benim içinde bulunduğum kuşaktan bir kuşak daha öteye gitmez bu farkındalık. 1990 sonrası doğumlular için artık mutluluk Ülker demek olsa gerek.
Burdan da şöyle birşey çıkıyor; zamanında iyi birşey yapman önemli değil; eğer o alanı sahiplenemezsen sonra birileri gelir arkadan hızla ve bi bakmışsın atmış çıkarmış seni oradan.

Artarak çoğalan mutluluklarınız olsun J

Acaba neydi yaratıcılığın gerçek kaynağı..?!

Acaba neydi yaratıcılığın gerçek kaynağı;
peki ya çocuk olmak ne demekti..
Hatırlar mısınız; pespembe hayallerinizin olduğu, büyülü masalların içinde geçen; düşler ülkelerini tasarlayıp tasarlayıp hatta içinde yaşadığınız o yılları..
Çok çok uzak ve bir o kadar da hatırlaması zor geldi değil mi..
Oysaki belki de daha dün gibi pamuk prenses, heidi, he-man, superman olduğumuz; şirinlerle şirinlediğimiz; susam sokağı izleyip Kırpık'ın sepetin içinde kalan kısmını merak ettiğimiz o günler!
Bunlar tabiki benim gibi 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olanların dönem çağrışımları ama çocukluk dönemimiz deyince herkesin bir dolu listesi çıkar eminim ki.. Çünkü hepimiz çocuk olmuştuk; o masumiyetin içinden bu yaşlara sürüklenmiştik..
Yine konu dışı bir yazı gibi gelecek gibi görünüyor biliyorum; böyle bir yazıyı neden kaleme alıyorum onu ise tam olarak da ifade edemiyorum belki ama nedeni tamamen az önce karşıma çıkan ve üstüne de birkaç kelime de ekleyip paylaştığım şu iki kare.. Ve hatta sonra hatırladığım bir başka benzer resim..
(başka benzer o resmi de merakınız için yazının altında paylaşıyorum)
Konunun uzantısı mı;
Bu yaratıcılığı gördüm dakikalarca bu güzel masum surata baktım ve sonra dedim ki sahi neydi yaratıcılık?! İçinde bulunduğumuz önemli sandığımız kendimizi geliştirme uğraşları; aldığımız onca eğitim aslında işimize ne kadar hizmet ediyordu; yaratıcılığımızı onlar mı besliyordu..?
Biz bir ürünü, hizmeti konumlandırırken; bir iletişim rotası belirlemeye çalışırken; ajans desteği için o yaratıcı zihinler müthiş işlerle karşımıza çıksın diye en doğru bilgilendirmeyi onlara yapmaya çalışırken ve ajanslarımız da bize supersonic fikirlerle gelmeye çalışırken; hani dağları devirdiğimizi sanıyorduk ya; ..
Aslında oysaki; çocuk masumiyeti ve saflığıyla düşünmek yeterdi belki de!?
Yaratıcılık denen şey belki de saflıkta, basitlikte saklıydı; tamamiyle içten gelen heyecanı, isteği yansıtan..
Kim şimdi görmezden gelebilir ki burdaki yaratıcı zihinleri..
Herşey çocuk masumiyetimizde; heycanımızda ve isteğimizde saklıyken aslında; siz siz olun sakın o içinizdeki çocuğun sesini kısmayın! Bırakın o çığlıklar atsın; bağırsın çağırsın; koşsun zıplasın; taklalar atsın; düşsün kalksın ama sakın yorulup pes etmesin!
Çünkü yaratıcılık denen şey onda saklı..
Kocaman cüsselerinizin içinde barınmaya çalışan içinizdeki çocukla ve sevgiyle kalın..
Ama bir de son zamanlarda doğruluğu kanıtlanan bir durum da var ki; “çokyönlü çalışma yaratıcılığı öldürmekteymiş” bunu da ayrıca konuşuyor olmak üzere;

Sevgiyle kalın..

Zuckerberg Neden Çince Öğrendi?

Zuckerberg Neden Çince Öğrendi?
Cevap; Çin Seddi’ni aşmak mı acaba:)
Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'ün Çin'e ve Çinceye olan ilgisinin detayında hem Facebook'un Çin'de yasaklı olduğu gerçeği hem de Çin asıllı eşi etken belki ama yine de bu çaba takdirlik değil mi..
2010 yılında Çince öğrenmeye başlayan Zuckerberg, 2014 yılı itibariyle katıldığı etkinliklerde Çince konuşmaya bile başlamış; son oalrak ise; 18 Şubatta Çin yeni yılı için Mandarin Çincesiyle yeni yılın insanlara sevdikleriyle birlikte mutluluk ve sağlık getirmenisi dilediği bir video bile yayınlamış.
Çin'in nüfusunun neredeyse Facebook kullanıcı sayısına eşit olduğu düşünülünce; milli güvenlik gerekçesiyle erişime yasaklanmış binlerce siteden birisi olan Facebook’ erişim yasağını kaldırma çabaları da anlam kazanıyor.
Bu işin bir de diğer açısı var ki; adı WeChat! Aylık aktif kullanıcı sayısı 600milyonu geçtiği söylenen; Çin merkezli teknoloji devi Tencent‘in mobil mesajlaşma uygulaması (ve ağı) WeChat‘in aslında önemi bir başka noktadan geliyor. Özellikle, Asya’da ve denizaşırı lokasyonlarda bulunan bazı ülkelerde ve hızla büyümeye devam eden WeChat’in de küresel anlık mesajlaşma pazarında çok önemli bir güç haline geldiği görülebilir. İçinde sesli sohbet, görüntülü arama, mesajlaşma, yeni arkadaşlarla tanışma (ki “telefonunu salla” aynı anda sallayan kişi ile tanış; “etrafa bak” seçeneği ile yakın çevrendeki kişilerle tanış kısımları da keyifli geliyor kulağa J); oyunlar; WeRun (sağlık kiti verilerine ulaşıp arkadaşlarınıza da meydan okuyabileceğiniz yapı) özellikleri gibi fonsiyonları barındıran; kendi ifadelerinizi yaratabilme gibi seçeneklerle uygulamayı kişiselleştirebilmenize imkan sağlayan programın hayat kolaylaştırıcı bambaşka özellikleri de mevcut. Muhtemelen sadece Çin için sunulan bu kısımda; faturalarınızı ödeyip, para transfer edebildiğiniz, sinema, uçak bileti alabildiğiniz WeChat Payment, ayrıca sevdiklerinize sürprizler yapabildiğiniz luck money kısımları oldukça etkili görünüyor.
Yani hayat WeChat’e bağlı olarak çalışan bu ana servislerle çok daha kolaylaşıyor gibi görünüyor. Aslında bu da demek oluyor ki uygulama mesajlaşmanın ötesinde hizmetler sağlıyor ve bu sayede pekçok uygulamanın yerini alabilecek merkezi bir yapı kurgusuna sahip.
Peki Zuckerberg’ün Facebook’u bu hikayenin neresinde? Bilgiye göre Zuckerberg WeChat fonksiyonunu Facebook Messenger içine taşıyarak bambaşka bir hizmet sunma planında. Bu sayede, artık şirketlerin resmi Facebook hesaplarını da kişi olarak adres defterinizde görüp; pek çok işlemi kolaylıkla gerçekleştirebileceksiniz. Bu sayede müşteri hizmetlerinden canlı destek sağlama; ürün satın alma gibi pekçok işlemi facebook messenger üzerinden gerçekleştirebileceksiniz. Artık telefonunuzda birçok uygulamayı tutmak yerine oldukça pratik yoldan müşterisi olduğunuz markalarla iletişimde olabileceksiniz.
İşte Zuckerberg yine bir hamle yapıyor ve Çin Seddi’ni aşıyor.. Çok güzel bir cümle görmüştüm tam özetidir belki durumun: “Gelecek Çincede” diyenler ile “Gelecek Facebook’un” diyenlerin yolları Zuckerberg’in hırsında kesişiyor..
Görelim bakalım yakın geleceğin en önemli trendi olarak gösterilen bu gelişme nasıl yankı bulacak..
*Yazı kaleme alındığı günlerde henüz devrede olmayan konunun duyurusu da geçtiğimiz günlerde gerçekleştirildi..
Keyifli seyirler hepimize :)

Ürün Yönetimi Derken..

Sektörü ne olursa olsun; ürün yönetiminde altın kuraldır; herşeyi görmeli duymalı bilmeli; sürekli tetikte olmalısınızdır. En önemlisi de “müşteri ne ister; bekler” i altın kuralınız yapmalısınızdır!
Ürün yönetiminde aslında dört temel aşama var gibi görünür:
- Pazari tanı; müşterinin / tüketicinin ihtiyacı anla, varsa bir fırsat kokusunu al
- Hedef kitle tanımını yap; pazarlama karmanı oluştur; ürünü pozisyonla ve konumlandır
- Yaptıklarının efektini ölçebilecğein bir sistemin de olsun ve sürekli takipte kal (rekabet takibi de buna dahil)
- Geribildirim topla; tüm yeni içgörülere de hakim ol ve bir yandan da geleceği kurgula
İşte burda temel çıkış noktası olan müşterinin / tüketicinin ihtiyacını anla kısmı çok kritik önem taşıyor. Artık öyle bir durum var ki; pazarı ve müşteriyi tanı noktasında bambaşka bir bakış açısı ile evrilmeniz gerekebiliyor. Ama artık «müşteriyi merkeze almak» zorundayız! Özellikle de hizmet sektörü gibi somut tek kanıtı bazen bir kağıt parçası (sigorta gibi mesela) olan sektörde..
Belki de gerçekte sorulması gereken soru; müşteri ürünümü neden kullanıyor; gerçek ihtiyacı ne..hangi sorunu halletmek istiyor..Nasıl bir süreç / deneyim yaşamak istiyor ..
Theodore Levitt, Marketing Myopia” makalesinde, “İnsanların ihtiyacı, duvarda bir delik açmaktır; matkap değil.” diyerek; müşterinin söz konusu ürün veya hizmetle hangi işini / derdini halletmeye çalıştığını anlamaktır kısmına çok güzel bir bakış getirmiştir. Satmaya çalıştığımız şeyi aslında ne için tasarlamalıyız belki de biraz tüm meselemiz olmalı.. Çünkü belki de ihtiyaç gerçekten sadece duvarı delmek; bir matkap değil!!
Yani ürün yönetimi için çıkış noktası ve merkez müşteri oluyor; ötesi yok!
Bu noktada dikkate alınması gereken başka bir gösterge de şu ki; işin durumsallık boyutu. Nedir bu durumsallık boyutu peki? Aynı müşterinin farklı zamanlarda aynı ürün için bile olsa farklı ihtiyaçlara sahip olabildiği gerçeği.
Bir restoranın en sevilen tarife göre milk-shake yapması ve müşterilerini memnun etmesi aslında pek de zor değildir. Fakat en iyi tarife göre milk-shake yapmak, her zaman insanların gerçekten ihtiyaç duydukları  milk-shake olmayabilir. İnsanlar tükettikleri ortamlara göre bir milk-shake’ten  farklı beklentilere sahip olabilirler. Çünkü ortama göre ihtiyaçları farklılaşır. Yapılan bir araştırmada, insanların otoyol üzerindeki bir restorandan  satın aldıkları milk-shake’in çok kıvamlı olmasını istediklerini gözlemlemiştir. Çünkü ihtiyaçları, soğuk sütlü bir içecekten çok uzun yolda çabuk bitmeyecek, onları oyalayacak bir içecektir. Ama aynı insanlar, başka bir ortamda farklı bir milk-shake isterler.  Bir akşamüstü vaktinde çocuklarıyla birlikte serinlemek ve tatlı bir şeyler içmek istediklerinde, yoğun kıvamlı bir milk-shake, onların ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap vermez. Akşamüstü ihtiyaç duyacakları milk-shake, daha az kıvamlı, daha az miktarda, kolayca tüketilebilen bir milk-shake olacaktır.
İşte müşteri beklentilerini merkeze aldıktan sonra da ürün / hizmetin içeriği ne olmalı; nasıl bir iş modeli ile ilerlenmesi gerekir; müşteri deneyim yolculuğu nasıl olmalı; iletişimi nasıl yapılmalı gibi kritik maddeler de bir ürün yöneticisinin karar noktaları oluyor..
Tüm bu göstergeler ışığında zaten merkeze aldığımız müşeriyi artık gerçekten kral yapmamız gerekliyor.. Müşteri neden kral ve gerçekte ne bekler bunun cevabı da başka bir yazımızın içeriği olsun.

Bol keyifli günler..

Sağ beyninizi mi dinlemek istersiniz yoksa sol beyninizin emirlerini almak mı..?

Çok ciddi bir konudur ki son dönemde de popülaritesi artan; sağ ve sol yarımküre farklı çalışır; sağ duyguları kullanıp büyük resme odaklanırken; sol mantığı kullanıp detaylara odaklanır. Konuyu araştırınca da karşınıza çıkacağı gibi bu temelde oluşturulan pek çok veri de vardır. Sağ beyninizi mi daha çok kullanıyorsunuz; yoksa sol beyninizi mi gibi pek çok test görürsünüz; hatta pekçoğumuz bunları yapmışızdır da.. Ama bence sağ yarımkürenize mi yönlendiğiniz; yoksa sol yarımkürenizin mi kontrolündesiniz bu tamamen seçim ve farkındalıktır. Belki karakteriniz ve eğilimleriniz buna yön verdirir; ama asıl konu seçimimizdir. Hangi tarafı dinleyen bir insan olacağımız bize kalmıştır..
Bir süredir bu düşüncelerde iken geçenlerde izlediğim bir video aslında bu düşüncemi bana kanıtladı..
Beyin araştırmacısı Jill Bolte Taylor büyük bir inme geçirdi ve beyninin hareket, konuşma, farkındalık gibi beyin işlevlerinin birer birer iptal oluşunu izledi. Eline pek az beyin araştırmacısına nasip olacak bir araştırma fırsatı geçti.
Sağ beyin – sol beyin ile ilgili kendi düşüncemin kanıtı olmasının yanında; konuşmayı dinleyince şöyle bir hikaye de geldi aklıma;
Bir bilim adamı başka konularla ilgilense de içinden hep otizm üzerinde çalışma yapmak geliyor. Yıllar sonra otizm üzerine yoğunlaşıyor ve bir gün otizmli bir çocuğu oluyor. Bu onu sanılanın aksine çok mutlu ediyor; çünkü zaten istediği otizmi çok daha iyi anlamak. Bu videoda da yaşananların sebebi aynıymış gibi geliyor; kendini beyni anlamaya adamış bir bilim insanı için beyin kanaması geçirmekten daha iyi bir yol alabilir miydi?!
Sağ beyin ve sol beyin çalışma yapısı üzerinden; bu deneyimin bazına aktarılan temellerse müthiş ilham verici. Gerçek bir TED konuşması..

Videoda ne mi anlatılıyor;
“Sağ beyin anda yaşar. Konusu şu an, şimdi, burada gerçekleşendir.. Resimlerle düşünür. Bedenimizin hareketlerinden öğrenir. Enerji formundaki bilgi duygu sistemimizden içeriye sürekli olarak akar. Ve sonra şimdiki anın nasıl göründüğünü, nasıl koktuğunu, tadının nasıl olduğunu, nasıl hisler uyandırdığını, nasıl ses verdiğini anlatan devasa kolajı yaratır. Hepimiz enerjilerle etrafımızdakilere bağlı devhasa bir varlığız. Bu bağlantıyı sağ yarıkürenin yardımıyla kuruyoruz. Bizler birbirine bağlı enerji varlıklarız. Bir insanlık ailesi olarak bizi birbirimize bağlayan sağ yarıküre bilincimizdir. Ve dolayısıyla bu gezegende hepimiz kardeşiz. Dolayısıyla bütünüz..
Sol beyin ise yöntemsel ve doğrusal şekilde düşünür. Tamamen geçmişle ve gelecekle ilgilidir. Ana ait durumları alıp üzerinde detay düşünmeye kodlanmıştır. Bunları sınıflar ve düzenler. Geçmişte öğrendiğimiz herşeyle ilişkilendirip; tüm olasılıklarımızı geleceğe yansıtır. Ve konuşarak düşünür. Beynimizin içinde hiç susmayan ve bizi dış dünyaya bağlayan bu sürekli gevezeliktir. Eve giderken muz almayı sakın unutma diyen; birşeyleri sürekli hatırlatmaya çalışan minik sestir o. Bize “ben” der ve o bize ben dedikçe; ayrı bir varlık oluruz. Çevremizdeki enerji akışından apayrı bir birey..”
Ve Taylor geçirdiği beyin kanaması sırasında sol beyninin nasıl komutlar verdiğini; gelen enerji akımının içinde neler hissettiğini; nasıl bir yayılıma kapıldığını; ama sonra sol beyninin tekrar nasıl devreye girdiğini; kısacası sağ-sol arası nasıl bir kavganın yaşandığını anlatıyor.
Müthiş bir deneyim değil mi?! Düşünün ki; kaç beyin araştırmacısının kendi beynini böylesi içten dışa inceleme fırsatı olmuştur..!
Tüm bu bilgilerden sonra aslında asıl ilham sonundaydı konuşmanın..
Biz kimiz? Bu felsefik boyutu güçlü sorunun aslında cevabı şöyle geliyor; “biz evrenin kudreti, yaşam gücüyüz.. el becerilerimiz ve iki bilişsel zekamız var. Ve bu dünyada kim olmak; nasıl bir insan olmak istediğimizi seçebilme gücümüz var. Tam şimdi burda sağ küremizin bilincine geçebiliriz; ya da tüm enerji akışından ve herkesten ayrı şekilde tek başımıza bir birey olduğumuz duruma sol yarıküremizin bilincine geçebiliriz...”
Tün bu bilgiler ışığında peki ya siz hangisini seçerdiniz..
Unutmayalım ki; sağ küremizin içsel huzur devrelerini ne kadar çalıştırmayı seçersek; dış dünyaya o kadar çok huzur ve barış yansıtacağız ve dünya daha huzurlu bir yer olacak.

Sevgi ve farkındalık dolu günler sizlerle olsun..


Nörobilim der ki..

Eskiden bir ürün ya da hizmet alım karar sürecinde yegane üç nokta önemli iken çok ciddi bir bileşen de oyunda.. Hem de öylesi bir ağırlıkla oyunda ki; satın alma kararını mantığımız yerine onunla aldığımız gibi bir gerçeklik var artık!
 

Artık duygularımız da oyunda.. ve nörobilimin pazarlama ile kol kola yürümeye başlamasının en temel sebebi de bu aslında.
Nörobilim der ki; kararlarımızı mantığımızla değil de duygularımızla vermekteyiz.
insan davranışının %15′lik bölümü bilinç, %85′lik bölümü ise bilinçaltında şekilleniyor.
Bazı otoritelere göre tüketicinin iki önemli özelliği var: irrasyonellik ve sabırsızlık. Ve bu durumda aslında rasyonellik kararı büyük söz sahibi olmuyor. Dolayısıyla denilebilir ki pek çok şirket müşterilerinin yanlış alanına yöneliyor.
Buyology yazarı Lindstrom'a göre, eğer tüketici tamamen rasyonel davransaydı, sigara paketlerinin üzerindeki "sigara öldürür" uyarıları insanları sigara içmekten vazgeçirebilirdi. Oysa bilinç düzeyine hitap eden bu uyarılar yerine, sigara şirketlerinin bilinçaltına hitap eden iletişim çalışmaları çok daha etkili oluyor. Dolayısıyla bu bulgulara göre, sigara aleyhtarı kampanyalara harcanan paralar boşa gitmekte denilebilir.
Bir diğer konu da şu ki; bilinçaltımızın olumsuz yönergeleri algılayamıyor. Dolayısıyla eğer bilinçaltı kapsanmak isteniyorsa etkileşimler kesinlikle olumlu olmalı. Bir araştırmanın bulgularına göre; denekler gördükleri bazı yüz ifadeleri karşısında; gülen yüzlerin geçtiği karelerde somurtan yüzlerin geçisi sırasında içtiğinden daha çok meşrubat içtikleri saptanmıştır. Ve kendilerine sorulduğunda gülen yüzler ekrandan geçerken daha fazla para ödemeye de razı olduklarını belirtmişlerdir. İşte bu tamamen bilinçsiz duygu denilen durumu karşılamaktadır. Pazarlama mesajlarının da pek çoğu bilinçsiz duygular üzerinde çalışıyor dersek; sigorta gibi sektörlerde yapılan iletişimler aslında büyük ölçüde çöp bile denilebilir. Çünkü dikkat edin hep olumsuz etki üzerinden gelin poliçe yaptırın denilmeye çalışılıyor. Yangın çıkabilir, sel olabilir, hasta olabilirsiniz, kaza geçirebilirsiniz, aracınız tanınmaz hale gelebilir gibi gibi..
Tüm bu göstergeler ışığında da nöro pazarlama diye bir kavram oluşmuştur ki; beyin ve pazarlamanın buluştuğu bu yöntemde; tüketicilerin ne ile nasıl, ne zaman mutlu olabileceğini, neyi tercih edip etmeyeceğini anlamak ve buna göre aksiyon almak mümkün. Bu sayede ürün tasarımından reklam / iletişim içeriğine ve reklam süresine kadar pek çok konuda markalar bütçelerini daha doğru kullanabiliyorlar.
Nöromarketing’e göre aslında neyi istediğimizin bilinçli olarak farkında değiliz ve satın alma kararlarımızı mantığımızla değil, duygularımızla veriyoruz. Bu açından baktığımızda, Nöromarketing‘in; marka-müşteri arasındaki ilişkinin özelliklerini ortaya çıkararak gerçek bir analiz yaptığını ve bu yüzden de reklamcılar için çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki; satın alma sürecinde beynimizi görüntülüyor ve nelerden etkilendiğimizi, etkilenebileceğimizi, motivasyonlarımızı –biz istesek de istemesek de- gözler önüne seriyor.
Ve evet; dünya bu konsepti yakından takip ediyor. Tüketicilerin duygularını analiz ederek, hangi markayı, ürünü, rengi, kokuyu, müziği neden tercih ettiğini saptayabilen bir araç elimizde varken o zaman neden kullanılmasın!? Gerçi konunun bir de etik boyutu var ki üzerine günlerce konuşulur!
Mutluluk dolu günler..

Müşteriler Aslında Ne İstiyor?


Daha önceki bir yazımda aslında müşteri kraldır demiş ve konuyu tam o noktada bırakmıştım. O kısımdan devamla; zaten merkeze aldığımız müşteriyi kral yapmamızın zorunluluğuna değinmeye çalışacağım.
Çok bilinen bir karikatür vardır. Türkçe versiyonunu bulamadığımdan orjinalini paylaşmaktayım.
Konunun çok güzel özetidir ki müşteri aslında ne bekler bir soru iken; bizler çeşitli farklı iş alanlarında onu bambaşka algılayabiliriz. Ve herkes kendi oturduğu masadan bakar duruma. Ama herkes için değişmez tek bir gerçek olmalıdır ki; müşteri kraldır ve onun ihtiyaçlarını iyi anlayabilmek en önemli konudur.
Müşteri aslında diyor ki; beni tanı; beni anla; sorun yaratma hele aynı sorunla hiç karşıma çıkma; bana kendimi özel hissettir; işimi kolaylaştır; beni mutlu et; vaadinle sunduğun arasında fark olmasın; bana karşı açık ol; beni kandırma.. insanım ve duygularım var.. Samimiyet – Şeffaflık – Yüksek Empati – İçgörü Sahipliği ... istiyorum!
Artık günü kurtaran işler iş yapmıyor! Şeffaflık açıklık kazandırıyor. Bazı adımlar belki kısa vadede geri dönüş getirir ama bunu herzaman uzun soluklu bir iş görüp bu şekilde bakmak gerekir.
Bugün hep ön planda olan markaları düşünsenize..mesela Apple.. herzaman otoritelerin örnek verdiği; case lere konu olan belki de en önemli marka.. Çünkü bu marka açık ve net. Şeffaf, müşterisini kandırmıyor; samimi – duygusal bağ kurucu iletişimler yapıyor.. sunumunu farklılaştırmış.. Ancak büyük bir marka iseniz markanızın zayıf yönünü bile pazarlayabilirsiniz denir. Ki bu müşteri algısında da samimiyettir! Apple neden büyük bir marka mesela; şarj problemini iyice öne çıkarır şekilde batarya kilifinı para ile satabilecek kadar kendi markasını kral görür çünkü..bu bir ölçüde de samimiyettir aslında. Hepimiz biliriz ve deriz ki; “adamlar aksesuar satışından para kazanıyor ya”.. ama yine de kaçımız çok irite oluruz.. çünkü açıklar. Şeffaflar. Gizlemiyor; saklamıyorlar.
Ki zaten aslında kendini kral gören markalar bunu bu bağı kurdu ve kurabilmekte.. Yıllar önce bir blogda böyle bir yorum okuduğumda çok garipsemiştim. O zamanlar kendini kral görmek gibi bir ukalalık nasıl başarı doğurabilir; ne saçma dediğim bu bakış açısına şimdilerde şapka çıkarıyorum. Çünkü kendini; kendi ürününü kral gören marka önce kendine değer veriyordur; kendi ürününü önemsiyor tüketiciye de bu enerjisini geçirebiliyordur. İnsan için de aynısı değil mi aslında. Kendini hayatının merkezine alabilen insanların yükselişlerini takip ederiz. Tabiki bu bambaşka bir yazıya konu olabilecek kadar derin bir konu ama burdan şu kadarına teğet geçmek isterim ki; özüne; temeline kendini koyan ve yanına duygu ekleyebilen herşey gerçekle can bulur; bu enerjiyi de karşı tarafa aktarır. Bam teli denen o noktayı yakalar.
Şimdi örnekleri arttırın; başarılı markalar; diye kafanızda belirenleri bir düşünün aslında hepsinin temelinde bu tutumun olduğunu göreceksiniz. Neden hep Coca Cola akla kazınmıştır; neden Apple hızla derinlemesine hayatlarımıza nufuz edebildi. Eskiden “bebek koyalım iş yapar” günleri yaşanırken artık herşey kök duyguları hatırlatan deneyimlerimizden geçmekte aslında.. Zaten nörobilimin artık pazarlamanın içine dahil olmasının sebebi de bu olamaz mı!? (daha önce de değindiğim bu konuya değinme vakti de geliyor sanırım)

Özetle müşteri BENİ ANLA; ve yani bir şekilde Bana DOKUN diyor!!

Mutsuzduk çünkü..

Mutsuzduk çünkü..
Aslında bu hafta bambaşka bir konu için yazacaktım ama; tam da bu düşünce ile bilgisayarımı açtığımda az önce twitterda gördüğüm bir post düşüncemi değiştirdi.
Bazen bir kare sizi öylesine derinden etkiler ki..!
Cümle çok güzel açıklamıyor mu.. Fazla söze gerek var mı?! Yıllarca hep iyi okullarda okumak için eğitimler aldık; anne babalarımızın belki de kendilerinin yapamadıklarını bizde yaşamaları için koydukları hedeflere koştuk.. Çünkü o yaşlarda kimse bize ne istediğimizi sormazdı ki! Zaten biz de kendimize soramazdık bu soruyu.. Sonra okuduğumuz okulların disiplininde yetiştik ve bugünkü insanlar olup; şu an olduğumuz yerlere geldik. Meslekler edindik! Peki kaçımız mutluyuz? Kaçımız sevidiğimiz işi yapıp; kendimizi kaybedip kaybedip yeniden bulurcasına heyecanla birşeyler yapabiliyoruz..?
Vardır tabiki içimizde bu sorulara evet diyebilecek şanslı seçilmişler! Ama hani yapsak bir oranlama büyük çoğunluk için cevap hayır olur ya..
O zaman bu soruyu sorup sizi biraz kendi kendinize bıraksam..
Hep marka konuşuyorum ya bu köşseden; sizler de birer marka değil misiniz; Zeynep XXX, Aslı YYY, Mehmet ZZZ, Selim WWW olarak.. O zaman kendiniz için düşünme vakti!
Neyi ne kadar bir anda değiştirebilirsiniz bilinmez ama farkındalık bile tek başına kocaman bir başlangıçtır!
Çanlar bu kez de kendi kişisel markanız için çalmaya başlasın o zaman..
Keyifli ve farkındalık dolu düşünmeler..


İçerik Kraldır..

«içerik kraldır»
Kraldıır ve sizi rezil de eder vezir de..
Bu kadar önemli birşey mi yani içerik; kuru bir evet ile cevap vermek yerine şu şekilde açıklamaya çalışayım o zaman.
Bill Gates tarafından kullanılan “content is king” sözü ilk duyulduğunda  bir “I have a dream” etkisi yaratmamıştır şüphesiz ama öneminin zamanla anlaşıldığına eminim! Öyle ki; özellikle internet ve sosyal medyanın artan etkisi ile birlikte; digital içeriklerinin artık  serbest salınımda kalıcı bir digital ayak izine dönüşmesiyle markalar başarılı ve kalıcı olabilmenin şifresini de bu yolla kırmaya başladılar gibi.. İçerik nedir; hangi boyutlara sahiptir gibi detaylara zaten bir başka yazımda değinmiştim. Bu yazıda adreslemek istediğim durum ise bambaşka!
Burda başkentimizde şubat ayında gerçekleşen bombalı saldırının ardından bir futbol klübümüzün ürettiği içerik üzerinden görüşümü örneklemeye çalışacağım.. Konumuz, Beşiktaş JK resmi instagram hesabından paylaşılan birkaç paylaşım.
Burda konu asla ve asla bir spor klübü nezlinde bir eleştiri değil; taraftarlarından öncelikle özür diyorum ama örnek gerçekten çok çarpıcı bence. Böylesi derin bir üzüntünün yaşandığı bir gecede en azından başka bir içerik üretilmeliydi. Evet o gece maçınız olabilir; galibiyet almış da olabilirsiniz; tabiki bunu duyurmalısınız da ama böylesi günlerde yapılan iletişimler sağduyu gerektirir.
BJK hesabından yapılan paylaşımları gördükten sonra Fenerbahçe SK ve Galatasaray resmi instagram hesaplarına baktım. Fenerbahçe SK sadece o gün oynanan basket maçı skorunu verirken; Galatasaray terörü lanetliyoruz paylaşımı ile gündeme katkısını sağlamış görsel içeriğini “...bu ülkenin temel taşlarından bir spor klübü, bir sivil toplum örgütü olarak ...” metinleri ile besleyerek çok güzel bir sağduyu örneği sergilemişti.
Yinelemek isterim ki burda klüp isimleri sadece konunun örneğini besledi; konu gerçekten neyi – ne zaman – nasıl söylediğinizin önemi.. lütfen Beşiktaş taraftarı alınmasın.
Hatta tam tersi örneği de yine aynı marka için paylaşayım da ne demek istediğim objektif değerlendirilme fırsatı bulsun..
Bu örnek de; Beşiktaş markalı ama tam takdirlik bir iş kanımca. Bakınız içerik nasıl vezir yapıyor;
Tv de de dönmeye başlayan #HasretBitiyor! temalı;  Vodafone Arena reklamı.. Ayakta alkışlarım.
Özellikle hastanede inecek var mı kısmı! Bugüne kadar sadece yaşı geçkin Beşiktaş'lıların bildiği bu kavramı artık tüm Türkiye biliyor. Babamdan bana benden oğluma ise hangi taraftarın içinde bulunduğu ya da olmak istediği olgu değildir ki..
Bir Galatasaray'lı olan ben dahi duyguyu derinden alıp izlediyse..:)
Buyrun değerlendirmelerinize.. https://www.youtube.com/watch?v=R6FnMWGe5Mw

Yani di mi; içerik var içerik var.. Aynı markadan çıkan içerikler arasında bile böylesi yorumlar yapabiliyorsak..

Sevgi dolu günler sizlerle olsun!

Bir çay hikayesi..

Sorsam hanginiz çay sevmiyorsunuzdur ki..
Benim için Türk Çayı diye birşey vardır ki mesela; dünyanın neresinde olursam olayım...
Biz Türkler için o bir alışkanlıktır; hayat tarzının bir yansıması; yaşam kültürünün bir parçasıdır bence. Bir ritüeli vardır; çayınızı alır, tercihen bir ya da birkaç şeker atar, sonra da çay kaşığıyla karıştırırken çıkarabildiğiniz kadar ses çıkarırsınız mesela. Bardağı ucundan tutarak yavaşça küçük yudumlarla içersiniz mesela; çünkü sıcaktır; tıpkı sevgi dolu Anadolu insanı gibi! Bu keyfin bitmesi imkansızdır; günden en az birkaç bardak içersiniz ve bu, günün her saatinde olabilir.
Yazının bu kısmında bir yabancı yorumlarına yer verirsem; “Evet, Bir Bardak Çay Daha İstiyorum" kitabının yazarı Amerikalı Katherine Branning'in çay konulu sunumundan bir kaç alıntı ile; “Türkiye’de çay içmek; İngiltere’deki beş çayından veya Japonya’da özenle hazırlanan çay ikramlarından biraz farklıdır. Daha az karmaşık ve daha çok sadedir. Tıpkı Türk insanı gibi. ... Türk çayı için tavşankanı derler; Siyah ya da yeşil değil, kırmızıdır. Tıpkı her vatansever Türk’ün damarlarından akan kan gibi. Tıpkı göklerde gururla dalgalanan bayrakları gibi. Eşsiz güzellikteki halıların kırmızı yünü gibi. Tıpkı ilkbaharda açan ateş kırmızısı laleler gibi. Lalelerin şekli, kendisine çok benzeyen bu çay bardağı gibidir tıpkı. ... Türk çayı demlenir; Bir Türk, sallama çayı çay saymaz. ... Türkiye’de “Kahvaltı hazır!” denmez, “Çay hazır!” denilir.  ... Türk çayı müzik gibidir; Müzik kültürü ile yetişmiş ve birçok yetenekli müzisyeni barındıran bir ülkedir Türkiye. Türkiye arabeskten pop’a, pop’dan halk müziğine kadar uzanan bir çizgide çok renkli bir müzik yelpazesine sahiptir. Yine de çay bardağına kaşığın temasıyla çıkan şıngırdama sesi başka hiçbir şeye benzemez. Eğer bu sesin bütün Türkiye’de, evlerden çayhanelerden, iş yerlerinden ve ülkenin her köşesinden yükseldiğini hayal ederseniz, bunun ülkenin milli senfonisi olduğunu da söyleyebilirsiniz. Türk çayı arkadaş canlısıdır; O hiçbir zaman yalnız içilmez. İllâ ki yanında biri olmalıdır. Eğer bir Türk sizinle arkadaş olmak istiyorsa ilk teklif edeceği şeydir çay. Türkler tek başlarına, yalnız iş yapmazlar. Başkalarıyla birlikte olmayı severler. Geniş düzlüklerde aileleriyle ve hayvanlarıyla sıcak ilişkiler geliştirebilmiş ataları gibi. Hayatı, başkalarıyla paylaşarak, değerli kılınan bir şey olarak görürler. Türk çayı barışçıdır; Nereye giderseniz gidin, ofislerde, evlerde, iş yerlerinde size bir bardak çay mutlaka ikram edilir. Bu ikram aynı zamanda size bir barış mesajı ulaştırır. Ve XIII. Yüzyıl’ın büyük sufî şairi Mevlâna Celalettin Rumî’yi hatırlatır: “ Gel tanış olalım yavaş yavaş, bu çayı içer gibi. Gel şu günün hayhuyunu bir kenara koyalım ve birbirimizi tanıyalım. Gel bir bardak çay paylaşalım, belki kaynaşırız çayın sıcaklığıyla ve dostluğunuzla. Haydi, Gel hayatı paylaşalım!”
Özetle; çay demek Türkiye demektir.. Bir yabancının gözünden bile böylesine anlatılmışken çay; Lipton sen ne yapmaya çalışmıştın acaba çaya “ateş kırmızısı” diyerek; çay aslında sallama olur ama madem sen demlemeye alışmışsın; biz de o şekilde de yaptık; “sen kazandın Türkiye” diyerek..!? Bu düpedüz had aşımı değildi de neydi ki.. Nitekim kampanya başladığı günlerde de (Ocak’16) aynı tepkileri çekti (Kampanyanın aldığı tepkilerde sosyal medyada öne çıkan başlıklarsa samimiyetsiz bulunması ve parti reklamı gibi anlaşılması olmuştu o günlerde. Merak edenler için birkaç örnek için bağlantı linki http://sosyalmedya.co/liptonun-yerellestireyim-derken-markayi-yabancilastirmasi-sosyal-medyada-elestirildi/).  O günlerde de demeden edememiştim ki; 125 yılını bu işe veren Lipton keşke tüm dünyayı inceleme eforunu biraz daha Türk Halkının içgörülerini anlamaya yoğunlaştırsaydı da Türk Halkı için onlara özel bir adım atıp; dökme çay sunduğunu biraz daha az rahatsız edici bir dille yapabilseydi..!
Kimse senin kadar çay içmiyor Türkiye! O zaman #biçaydaha ? diyerek sunulan kampanya spotunu izlemek isteyenler için; https://www.youtube.com/watch?v=23KxVZGowkk
Oysaki; aynı Lipton daha 2014 yılında Çaya Ses Ver Korosu ile büyük beğeni toplayıp; sadece YouTube’da 2 milyonun üzerinde izlenme elde etmişti. (https://www.youtube.com/watch?v=UYyCoMwhow0)
Son iletişimiyle bu çizgiden uzaklaşan Lipton bende başka bir merak uyandırdı aslında o günlerde. Acaba rakipler (mesela Çaykur, mesela Doğuş) böylesi bir durumu nasıl fırsata çevirecekti? Tam da o günlerde Ofçay’dan bir hamle geldi ve; “Birimiz eksik olsa böyle olmaz, özümüzü koymazsak OFÇAY mükemmel olmaz…” diyerek sempatik bir iş sundu. (https://www.youtube.com/watch?v=taBYNyxlzj0)
Yine de Lipton’un büyük rakiplerinin fırsata çeviremediği bu kriz döneminde; Çaykur’dan gelen bir hamleyi nihayet gecikmeli de olsa görebildik. “Mükellef bir kahvaltı sofrası çaysız olur mu” diyerek; bir viral kampanya ile birşeyler yaptığını görebilmek güzeldi ÇaykurJ (https://www.youtube.com/watch?v=oZCrqGX-dPM)

Bol keyif çaylı günlerine Türkiye..

Sosyal Sorumluluk Denen..

Bazı işler sorumluluk alanınıza dahildir..
Reklam her zaman ürününüzü tanıtmak zorunda değildir. Bazen yürütülen bir farkındalık kampanyası da herşey olabilir ve müşterideki yansıması çok daha kıymetli olabilir. Duyarlılık, bazı insani özelliklere dikkat çekildiğinden olsa gerek farkındalık iletişimleri müşteri ile bağ kurmak için çok daha yardımcı ve önemli olmaktadır.
Dolayısıyla; markanızı çağrıştıracak bir tema seçip ve tüm iletişiminizi onun üzerine de kurabilirsiniz. Nasıl mı? özellikle ilaç sektörü için çok kullanılan bu alan için konunun en güzel örneği Budweiser olur sanırım. Alkollü içecek markası olarak; alkollü araç kullanımını sorumluluk alanına almış ve özellikle digitalde farkındalık iletişimlerine yoğunlaşmış durumda olan bir marka Budweiser. Aynı zamanda  bu yolla sosyal sorumluluk açısından da önemli birşey yapmaktalar. Sosyal sorumluluk bazen de algılara hitap etmektir çünkü; her zaman alanı sahiplenip maddi destek sağlamak; konunun iletişimini yapmak değildir.. Sorumluluk alanına dahil işlerde gösterilen duyarlılık ve bu farkındalığı arttırmaya yönelik faaliyetler de önemli bir yöntem olabilir.
Budweiser’ın 2014 yılı #FriendsArewaiting  temalı filmini tam da bu konunun örneği nitelikte..
Super Bowl ların vazgeçilmezi olarak da Budweiser  2016’da da bu rotayı takip edip; Helen Mirren’in, oynadığı Superbowl spotunda da yine alkollü araç kullanımına karşı çıkıyor.
Konunun en etkileyici başka örnekleri ise ilaç sektöründen aklıma geliyor.. Bayer’in Kadın Sağlığı TV projesi; Novartis’in YolarkadaşıMSın; Sedef Hastalığı Değil Sevgi Bulaşıcıdır projeleri..
Birşeyin farkına vardıkça; o duygu ya da durumu ilgi alanına aldıkça anlam yüklersin..ve buna sabep olan her ne ise ona teşekkür edersin.. İşte insan doğasında böylesi bir yer tutan “farkındalık” olgusu için; bir marka da senin algılarına gerçek bir duyarlılıklar böylesi bir katkı sağlarsa; onunla bağ kurmaman için sebep mi kalır ki..?!

Farkındalık dolu günler dileklerimle..