30.12.20

“Kadın kadının düşmanıdır” yargısına inat..

Aslında başka bir konuda yazarken az önce gelen çok güzel bir mesaj ile kendimi birden bu konuda yazarken buldum.
Geçmişte evliliğinde psikolojik ve fiziksel şiddet görmüş; o kötü günleri geride bırakıp adeta kendini yeniden iyileştirmiş güzel bir yürekten gelen bir mutluluk resmiydi bu. Paylaşmak istemişti tüm içtenliğiyle benimle. Öylesi de mutlu etti ki içten paylaşımı ve satırları..
Özellikle de bugün; yine maalesef bir #kadıncinayeti haberi aldığımız bugün çok da anlamlı OLdu.

Kadın ve çocuk cinayetlerini hep bir şeylere dikkatimizi çekmeye çalışan çığlıklar olarak yorumlar; üzerine şifa çalışmaları yapar; kendini bu mesajları vermeye aracı seçen bu gönüllü yüce ruhları çeşitli yöntemlerle onurlandırmaya çalışırız. Bugün bu isimlere bir yenisi eklendi.. #AylinSözer .. O ve O’ndan öncekiler hepsi birer çığlık; her biri bir şeyler haykırıyor…
Yaz aylarında önce kadınlar kenetlendik; sosyal medya hesaplarımızı siyah beyaz resimlerimizle donattık #istanbulsözleşmesiyaşatır dedik. Bir alan da açtık illaki; bir farkındalık yarattık..ve daha fazlasını da yapabiliriz.
Tıpkı bu gece benimle mutluluğunu paylaşan o Kıymetli Can’ın dediği gibi “öyle mucizeler OLdu ki kendimi sevmeye – kabul etmeye başladıkça..uzun zamandır yaralarımı sarmaya çalışıyordum; yaralarımı daha da saracağım. Şu süreçte pek çok kadını da yüreklendirdim.” Coşkuyla okudum bu satırları; kadın kadının düşmanıdır yargısına inat dedim ki; kadın kadının şifasıdır. #BirleşerekYükseliyoruz dediğim bu harekette bugün bu satırları okuyan sizlerden başlayarak; kenetlenerek birleşerek yükselelim mi ne dersiniz? Aylar önce paylaştığım; ve şimdi tekrar paylaşacağım satırların ışığında birbirimize katkı OLmaya gönüllü OLur muyuz? 

Pes etme noktasına geldiğimiz anlar için birbirimize yeniden umut; pusula; güven alanı OLur muyuz?
Sadece kadın da demeyelim; hepimizin içinde dişil ve erilin bir arada olduğunu düşünürsek; erkek kardeşlerimize de bu alana katkı OLma çağrısında bulunalım mı? Sevgili erkekler; her birinizin “bu dünyaya gelişinin en büyük aracısı” birer anneniz var en başta; sizler de kadını onurlandırmaya buradan başlar mısınız? 

Bir kadın olarak tüm gücümü kabul ediyorum; tüm bedensel süreçlerimi doğal kabul ediyorum.
Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
Bedenimi seviyorum. Kendimi seviyorum.
Tam anlamıyla merkezimdeyim.
Yaşamayı ve neşeli olmayı seçiyorum.
Kendimi güzel ve sevilmeye değer buluyorum ve hatırlıyorum ki ben kendimi kabul edip - onurlandırıp - kendime değerimi teslim ettikçe; yaşam da beni onurlandırıyor.
Bir kadın olarak #yaratım ın kendisi olduğumu hatırlıyorum. . .Rolüm ve görevim bu denli büyükken; önce kadın olarak kendi değerimi biliyorum; dengemi bulup; tüm şiddet-aşağılanma-ezilme ve her türlü kötülüğün yaratımına İPTAL diyor yerine ışığı ekiyorum.. İçimdeki yaradan ışığını hatırlıyor ve yükseltiyorum.

Sevgli Kadınlar ne dersiniz “birleşip yükselmek” için bu satırları çevrenizdeki kadınlarla paylaşarak #ortakbilinç e bu satırları ekmeye gönüllü OLur musunuz? Bu paylaşımın altına 3 kişiyi – 5 kişiyi etiketleyin çekilişe katılın ya da evet yazın his yüklemesi yapacağım paylaşımı değil ama yine de tanıdığınız tüm kadınlara ulaştırmaya çalışmanıza ve bu yolla dünyaya katkı OLmaya gönüllü OLmanıza niyet ediyorum.. Yitirdiğimiz kardeşlerimizin resimlerini paylaşıp; sosyal mecralarda Onları onurlandırmaktan da öte daha başka neler yapabiliriz? Birbirimize #nasıl alan OLabiliriz? #sorularlayaratım

Hatırladığımız ışığımız birbirimize alan OLsun niyetiyle.. #ışığınıhatırla 

29.12.20

2020’ye bir de böyle bakalım mı?

“Bilmek yetmez uygulamak lazım; istemek yetmez yapmak lazım” ~Goethe

 #2020 ye kızmak yerine; bitse de gitse demek yerine bir de böyle bakalım mı? 🧐

Öylesi bir seneydi ki;

🔹Bilgiyi görünür kıldı.. 

🔸Bilgiyi ulaşılabilir kıldı..

🔻Farklı kaynaklardan birçok bilgiyi bilinçlerimize akıttı..

🔺Tek başınalıklarımızı kolay ulaşılabilir bilgilerlere renklendirdi.. 

▪️İlgi alanlarımızı besledi.. 

▫️Farklı etkileşimler yakalattı.. 

🟩 Kitlesel duraklamayı getirse de; bu duraklamanın avantajlarını da sundu..

🟥 Hayatlarımızın bir zamanlar alışkın OLduğumuzdan farklı yaşattı görünse de; özgürlüğümü kısıtlamış görünse de; bizlere yepyeni- bambaşka yetkinlikler kattı; geliştirdi..

🟧 Sunduğu “tekbaşınalık” alanlarıyla; bizi kendimiz OLmaya teşvik etti.. 

🟪 Farkında OLmasak da değiştirdi; dönüştürdü..

🟨 OLmak özgürlüğüne alan açtı..

🟦 İzole hayatlarımızda kendimizi tanıma fırsatlarını; kendimizi keşfetme şansını sundu..

💬 İçimizdeki bilgelikle kavuşturdu..

♦️Farkında OLmasak da; yepyeni alanlar açtı ve hepimizi bambaşka bilinçlerle kuşattı..

🟢 Bu tek başınalık senesi bizleri yalnızlaştırmış gibi görünse de aslında “birleşerek yükselmek” bilincini besledi 🙌🏻

🟣 Çoklarımızı beklentilerin bile ötesinde evrimleştirdi 🦋

🟡 Bizim için ışıltısını yitirmiş OLan herşey geride kaldı; bitti..

🟠 

🔲 Şimdi ise; aksiyon zamanı..uygulama zamanı..bilgiyi-farkındalığı-saygı ve sevgiyi alıp-kullanmak zamanı 🔘 #2021 özellikle bahar ayları itibariyle tüüm hareketiyle geliyor..ihtişamını yaşamaya hazır mıyız? 

🌀Ruhumuzun bilgeliği ile uyumlanmaya gönüllü OLur muyuz?

🌀2021i neşe-keyif ve coşkuyla yaşamaya hazır mıyız?

🌀Hediyelerini alıp - kullanmaya gönüllü OLur muyuz? 💝

🌀 Tüm bu satırların titreşimi ile uyumlanmak için hangi alan, bilinç ve enerji OLabiliriz?

🌀Başka neler mümkün?

#bundandahaiyinasılolur #bdino #sorularlayaratim #isiginihatirla 

26.12.20

Yaşadığım Topraklarla Uyumlanıyorum..

2 hafta önce eşimin gözünde meydana gelen bir yanık dolayısıyla yaşadığımız süreçler bu satırlara alan açtı diyebilirim…

Yıllar önce katıldığım bir bütünsel sağlık eğitiminde şöyle denilmişti: “yaşadığınız hatta ziyaret ettiğiniz toprakların kültürüne uygun, orada yetişen ürünlerle ve yerli halkın şekliyle beslenin.” Önemini yurtdışı tecrübelerimde çok daha iyi kavradığım bu duruma bir de şunu ekleyebilirim ki: “yaşadığınız topraklardaki yaşam şekillerine de saygı gösterin ve uyumlanmak için elinizden geleni yapın (bunu sadece oranın dilini konuşmaktan öteye taşıyabilirim ki); gerekirse yerleşmiş kalıplarınızı kırın ve oranın elementleri ile; toprağıyla-havasıyla-suyuyla uyumu seçin.” Kendi yaşamımdan bir örneğim var mesela kırdığım yargılara dair: ata topraklarımız Artvin ve oranın eritilerek ekmek eşliğinde yenilen; kendine özel-keskin kokulu bir peyniri vardır. Ben yıllarca kokusu ile pek barışamadığımdan o peyniri tüketmeyi reddettim; gıda alerjisi de en büyük bahanem oldu kılıf olarak J Bu peynirin kokusunun ise İsviçre milli yemeği föndü peynirine çok benzemekte oluşu bana sistemin hoş bir dayatması OLdu diyebilirlim J İsviçre günlerimiz başladığında ilk kış föndü yemeyi; hatta fondü sunulan restoranlarda dahi yemek yemeyi (sırf o kokuya maruz kalmamak için) tamamen reddettim. İkinci kış açık havada föndü yiyebilmeye başladım; şimdi ise artık kapalı alanda bile yiyebiliyor hatta evimizde dahi hazırlayabiliyorum.. Kendi kişisel tarihim için bir devrim diyebilirim J Neydi bu hikayeyi önemli kılan.. Yaşamayı seçtiğimiz bu topraklarla uyumun bir parçası da aslında yemekleri ile de barışmaktan geçiyormuş ki; ardından Fransızca öğrenme deneyimim dahi keyif kazandı diyebilirim.. Sanki hepsi birbiri ile bağlantılıydı ve alan alanı açmıştı! Ben bu toprakların doğasını-OLuşunu kabul ettikçe; topraklar da beni kabul etmeye başlamıştı..

Eşimin gözünde yaşadığımız deneyimle bağlantısı ne derseniz; buraya geldiğimizden beri en derin hastane deneyimini yaşadığımız bu OLay şunu gösterdi ki; bilincimizin – DNAmızın – geçmişimizin alışkın olduğu tedavi şekillerimiz de aslında gittiğimiz topraklarda bizimle gelmek istese de bu kalıpları da kırmak ve “o doğanın doğasına” kendini teslim etmek faydalı OLabilmekte.
Türkiye’de alışkın OLduğumuzun aksine burada tedavide ilk anda hemen antibiotik verilmemesi yaklaşımı; kendisi de ilaç sektöründe çalışan eşim için başta biraz direnç konusu oldu. Ve belki de alışkanlıklarının dışındaki doktor yaklaşımları başta kendini güvende hissettirmediğinden iyileşme sürecinin de biraz uzamasına alan açtı. Taaki yaklaşımı önceki doktorların aksine eşime kendini daha yakın hissettiren Lübnan’lı doktor ile kurabildiği açık iletişim O’nu rahatlatana kadar. Çünkü alışkanlık detay öğrenebilmek; anlayabilmek ve de rahatlatıcı sözleri duyabilmekti..
Bu süreç ile hissettim ki; bünyeler ve zihinler alışkın; augumentin ile büyümüş nesiller olarak antibiotik verilmeyince kendini iyileşme sürecine girmiş hissetmeyen; her konuda Türkiye’deki doktorlarımızdan fikir almaya koşan zihinlerimiz aslında bize karşı çalışmaktaydı yaşadığımız farklı topraklarda. En ünlü ilaç firmaları İsviçre menşeli iken; ilaç tüketiminin oldukça düşük olduğu bu topraklardaki genel eğilim “vücudun kendini şifalandırabildiği” görüsüydü ki bu benim de #kuantumdüşüncetekniği ile tanıştıktan sonra öğrenip – deneyimlemeye başladığım bir süreç OLmuştu. Duygularımızla sağlık üretebilirdik. Bu topraklar beni boşuna buraya çekmemişti ve demekki sırada eşimin de uyumlanma aşaması varmış. Hatta şöyle ki; bugün O’nu bir arkadaşına şu cümleyi kurarken buldum “demekki görmek istemediğim bir şeyler var ki gözüm hala tam toparlayamadı”; ki bu da #kuantumdüşünce ile de uyumlanmasının bir aşamasıydı belki deJ İçimdeki gerçekçi iyimser bu kötü olaydan da yine bir pozitiflik çıkarabilmeyi başarmıştı J

23.12.20

Dikkatimiz çoğunlukla köpek yavruları gibidir..

Siz onları toparlarsınız; onlar yine dağılır.. Köpek sahipleri bu durumu iyi bilir ama eminim ki hepimiz bir yerlerde gözlemlemişizdir de bu durumu.. Siz toparlamaya çalıştıkça; o minik yavrular kaçışıp dururlar..

Dikkatimizi daha doğrusu zihnimizi bu duruma benzetirim. Zihnimizde o kadar çok şey vardır ki; onlar sürekli akar durur; adeta yayındadır. Biz bir “an”ın içine geri getirmeye çalışırız; zihnimiz o an başka bir şeydedir.. Mesela; bütçe toplantısında bir anda aklınıza çocuğunuzun bir gün önce yükselen ateşi gelir; merak edersiniz şimdi nasıl acaba – toplantı bitse de arasam dersiniz; birkaç dakikalık bu düşünce akışı bile sizi o andan koparabilir. Üzerinde birazcık düşününce örneklerini arttırabilirsiniz değil mi?

Peki zihnimizi nasıl terbiye edebiliriz? Bunu da tıpkı köpek yavrularında olduğu gibi; bir eğitim süreci olarak görürüm. Aslında daha yumuşak tabirle “zihni dengelemek” de diyebiliriz.

Meditasyon çok güzel yöntemlerden biridir. Farkındalık temelli; anda kalma egzersizlerinin de en önde geleni Olan meditasyon: “zihnin akışına izin vermek”tir. Zihnin o an akıttığı “şeye” dahil olmadan; akışına izin verebilmek.. Meditasyonu bu anlamda bu yöntemi uygulanabilir kılan her şey Olarak görebilirsiniz. Mesela kiminiz için spor yapmak meditasyondur; kimileri için yemek yapmak; kimileri için örgü örmek; resim yapmak… Zihninizden türlü şeyler geçerken; içlerinden birini yakalayıp onun içinde kalmak yerine; zihinden akıp geçmelerine izin vermek ve sadece Olmak halini yaratabilmenize yardımcı Olan her şey meditasyondur.
Yani bu anlamda, sadece om pozisyonuna geçip; yönlendirmeli ya da yönlendirmesiz sessizce içe dönmek gibi daraltmayalım bu tanımı..
Zihninizden düşünceler geçerken; size, onların akıp gitmesine izin verme aracılığı yapabilen; sizi anda tutan – dinginleştiren her yöntemi meditasyon olarak da görebilirsiniz. Dolayısıyla binlerce çeşidi olabilir J

Tıpkı sürekli etrafa kaçışan o küçük köpek yavrularını bir araya toplama çabanız gibi; zihninizi de an’a getirmek.. Mesela şunu deneyebilirsiniz: bir niyet geçirin içinizden (bilinçaltının dilinde olsun) ve beyaz bir mum yakın (beyaz OLsun; çünkü rengi çağrışımı bile olmasın). İçinizden geçirerek ya da sesli bir şekilde niyetinizi söyleyerek, o mumu izlemeye başlayın. Zihniniz dağıldıkça; aklınıza bir şeyler geldikçe niyetinizi tekrarlayarak muma geri dönün; izlemeye devam edin. Sürekli devam edin.. Bir yerden sonra göreceksiniz ki dikkatiniz artık dağılmıyor! İşte o an içinizi dengeleyebildiniz demektir. Tıpkı eğitimini tamamlayıp artık sakin davranmaya başlayabilen köpek yavruları gibi..
Kabul garip bir örnek ama; imgelemek ve anlamak için kıymetli bir örnek olduğunu düşünüyorum.
Ve içinizi dengeleyebildiğinizde artık dışınız da denge üretebilmeye başlar! Neydi her şey içten dışa.. İçimizde ne kadar denge üretebilirsek; dışımızda da o yaratıma girer..

Derinliği büyük Olan bu konu için şimdilik bu satırlar alan olsun niyetiyle.. Sevgi ve ışıkla..

 

 

21.12.20

Önemli mi yoksa acil mi? Peki siz neredesiniz?

Bugün bir “acil” yazısı ile 2013’e uzandım. Katıldığım #projeyönetimi programında bir dersin konusuydu. Soru şuydu: “farklı konular aynı anda masanıza gelirse hangisini seçersiniz?”

Yaklaşımı şöyle geliştirmemiz tavsiye edilmişti: konulara bakın; hangisi acil – hangisi önemli; bu gruplamaya göre kritik önem taşıyanı önceliklendirin ve sıralamayı bu mantıkla geliştirin.

Sonra şöyle bir örnek vermişti eğitmen:
“Bir anne düşünün. Yöneticisi 2 saat içinde yetiştirmesi gereken kapsamlı bir rapor istemiş olsun. O raporu hazırlarken, telefonu çalıyor ve çocuğunun okulundan aranıyor. Çocuk bir arkadaşı ile bir kavga yaşamış ve veliler acil olarak okula çağırılıyor. Sizce bu anne için hangisi acil – hangisi önemlidir ve nasıl önceliklendirebilir?”
Önce herkesin fikrini paylaştığı dakikaların ardından; eğitmen şöyle bir yorum getirmişti. Hepiniz kendi bakış açınızdan değerlendirdiniz ama kişisel yargılarınızla karar verebileceğiniz bir konu değil. Seçeneklerinize bakacaksınız ve kararı öyle alacaksınız. Peki neydi bu seçenekler:
-Okula gönderebileceğiniz birisi varsa (eş, baba, anne, herhangi bir akraba) önceliğiniz onunla konuşup; okula onu yönlendirmek ve işinize devam etmek olmalı. Yani acil durum yerine önceliği seçmelisiniz.
-Eğer okula gönderebileceğiniz birisi yoksa; iş arkadaşlarınızdan rapor konusunda destek isteyebilir misiniz buna bakabilir; ve yardımını isteyebilirsiniz.
-Eğer bu iki seçenek de uygulanabilir değilse; ve başka alternatif bir çözüm de yaratamıyorsanız; okulu bu kez siz arayarak süre isteyebilir içinde bulunduğunuz kritik durum dolayısıyla o an gidemeyeceğinizi söyleyebilirsiniz.
Yani tüm yollar “çocukla ilgili acil durum” yerine “iş ile ilgili olan önemli” durumun “öncelik” kazanmasına çıkmıştı.
Üzerine çok tartışma döndü; herkes kendi ilginç bakış açısına göre yorum geliştirdi ama o günden aklımda kalan peki bu sıralamanın içinde o annenin duyguları neredeydi? Bir anne olarak çocuğunun yanında olmak mı ona kendini daha rahat hissettirebilirdi yoksa işini layığıyla yapıp çocuğu ile daha sonra ilgilenmek mi olurdu içinden geçen? Ama görünüşe göre “ben gerçekten ne yapmak isterim” diye sorabilme şansı yoktu!

Neden mi yazdım bunları? Dikkatinizi şuna çevirebilir misiniz? Hayatta bazı kararları alırken kendimizi nereye koyuyoruz? Gerçekten ne istediğimizi dikkate alıyor muyuz; yoksa önce başkalarının görüş ve mutluluğuna mı öncelik veriyoruz? Konunun diğer kahramanları ailemiz; çocuklarımız dahi olsa da önce gerçekten kendimizin ne istediğimize bakabiliyor muyuz?

Bu bakış açısı maalesef hep “bencillikle” karışır ama aslında “önce ben” diyebilmek bencillikten farklı bir kavramdır. Önce ben diyebildiğiniz noktada; kendinizi hayatınızın merkezine alabilirsiniz; ve etrafınızdaki her şey size göre dengeli bir şekilde hizalanır ve çevrenizdeki insanlar için de rahatlatıcı bir durum olur.

Nasıl mı? Çevremizdekileri ne kadar beslersek besleyelim o boşluk/açlık devam edecek ve bu süreçte onları beslemeyi sorumluluk edinip kendimizi geri planda tuttuğumuzda biz tükeniyor olacağız.
Ama eğer; önce kendimizi besler, ihtiyaçlarımızı karşılar ve mutlu Olabilirsek; kendimizi sevebileceğiz ve bu da bize gerçek mutluluğu verecek ve bu yüksek hal ile de bu keyfi başkalarıyla da paylaşabileceğiz. Önce biz mutlu olalım ki; sevdiklerimiz de mutlu olsunlar.
Yetiştirildiğimiz ya da yaşadığımız kültürler vericiliği beslese de; biz bu bilinci değiştirebiliriz. O zaman haydi sorularla yaratım: sizi başkalarına gösterdiğiniz bu özeni kendinize göstermekten alıkoyan şey nedir? Bu bilinci dönüştürebilmeniz için neler mümkün?

Önce ben diyebildiğimizde kendi ihtiyaçlarımızı fark edip onları karşıladığımızda kendimizle daha barışık – sevgi dolu ve mutlu olup; çevremize de bu yolla daha faydalı olabilmeyi fark edip; uygulayabilmemiz için neler mümkün?

Bu noktada hep şu örnek gelir aklıma: uçak anonslarındaki; solunum maskesini önce kendinize sonra çocuğunuza takınız!

Bu satırlar ışığında kendinizi kendi hayatınızın merkezine almaya gönüllü Olur musunuz?

20.12.20

Affetmek Özgürleştirir; Nasıl mı?

 Dünyaya en büyük hizmetlerden biridir #affetmek çünkü af gerçekleştiğinde #geçmiş #an ve #gelecekte her şey çok boyutlu şifalanır 💚

Affetmek herkese alması gereken payı dağıtmaktır ve “başkasını affetmek” aslında öncelikle kendimizi rahatlatmaktır. 

🔘Çünkü affetmediğimiz her konu-kişi tüm yönleriyle bizim malzememiz olur ve en çok kalp enerjimizde alan kaplar. Yani şöyle düşünün; kalbinizden çıkan bilgi o alana çarpar; dağılır ve kaybolur. 

Durumun diğer boyutu ise: affedemediğiniz ne kadar insan varsa; siz de o kadar insanın kalbinde duruyor olabilirsiniz; bu da yaşam enerjinizi azaltır. Tabiki siz de tuttuğumuz insanların yaşam enerjisini azaltırsınız. Sistemdeki çok boyutlu yavaşlamayı düşünebiliyor musunuz? 

🟡Konunun bir de #niyetler boyutu var ki; bu yeni yıl arefesinde bu paylaşımı yapmamın bir sebebi de bu aslında.. 

🟢Affedemediğimiz konu ya da kişiler bizim malzememiz olup; kalbimizde yer tutmaya başladıkça; kendi merkezimizde başkasına ait şeyleri tutamayacağımız için; başkalarına ait olan bu şeyleri taşımaya başladıkça o enerjiler dışarı çıkmak durumunda olduğu için biz de onlarla birlikte kendi merkezimizden çıkarız! Yani biz de o affetmeme yükü olan enerjilerle kendi merkezimizin ve alanımızın dışına çıkmak zorunda kalırız. 

🔘Ve biz merkezimizde değilken; bize ait olanlar; bize gelecek olanlar; haklarımız; niyetlerimize uyumlanıp gelecek OLanlar; Yani her şey; bize - yani merkezimize gelir ama biz orda olmayınca geri döner!

🟧 Affetmek ve niyetlerin gerçekleşmesi arasındaki müthiş bağlantıyı görebiliyor musunuz?

🌀Şimdi bu bilgiler ışığında; kendinizi - diğerlerini ve OLan; OLamayan herşeyi affetmeye gönüllü olur musunuz?

💎Bu arada affetmenin gerçek anlamını bulabilmesi için “seni affediyorum – senden af diliyorum” şeklindeki çift yönlü söylem; gerçekten de kalpten işletilmelidir. Af ancak böyle tamamlanabilir. 

⭐️Bilinçaltımız ve ruhumuz der ki; affet sen yoluna git – o yoluna gitsin. Yani gerçekten affedebilince biz payımızı bırakıyoruz; karşı taraf da yoluna gidiyor. 

❌Ben ne yaparsam yapayım nasılsa anlamayacak ki söylemi egonun ilüzyonudur; o sesi duymamaya çalışıp; affetmenin hayatınıza açabileceği alanlara odaklanın 🙌🏻

❌Affetmek; kibirli bir yaklaşımla gelişen; haydi seni affettim üstten bakması da değildir.

🔷 Aslında siz birisini affettiğinizde konu sizden düşer (kuruyan düşer) ve O’na yüklerini verirsiniz ve O aslında ek yük taşımaya başlar. Güzel yanı sizden açılan bu alan; eğer alıp-kullanmaya gönüllü OLursa O’nda da #farkındalık alanı açar ve başta bahsettiğim o yavaşlama ortadan kalkar. Sisteme ve #ortakbilinç e de katkı olursunuz💚Düşünsenize #bundandahaiyinasılolur 

🔶 Affettiğiniz insan ile bir araya gelmek zorunda değilsiniz; bu kalbi bir işlemdir. Konunuz karşı taraf değildir ve Onu hayatınıza geri almak zorunda da değilsiniz.

💚Peki gerçekten affedebildiğinizi nasıl anlarsınız?

Affetmeyi kalpten ölçebilirsiniz. Affetmenin konusu kişi ya da durumu düşünün; mesela o kişinin başına güzel bir şey geldi sevinir misiniz - sinir mi olursunuz yoksa hiçbirşey hissetmemekte misiniz? Sinir oluyorsanız affetmemişsinizdir; nötr ya da iyi hissediyorsanız; affedebilmişsiniz demektir..

💜Bir diğer konu da kendimizi affetmek ki; bu da başka bir paylaşımın konusu olsun..

🦋Ne demiş #Mevlana “anlamak bilmek; bilmek affetmektir.” Derinlerinde başka detayları da barındıran bu konu için; bu bilgiler ışığında; affetmenin müthiş desteğine açılıp; bir kuş tüyü kadar hafif OLmaya gönüllü olur musunuz?

#başkanelermümkün #isiginihatirla #sorularlayaratım 

14.12.20

Ruhun En Karanlık Gecesi..

Ruhani öğretilerde belki çok sıkça ortaya konmayan ama pek çoğumuzun bir noktada yaşamımızda yüz yüze geldiğimiz bir süreç. Bazılarımız için belki de tam da bu günler..

Son yıllarda (benim de bir zamanlar öğretilerini anlamaya çalıştığım) bazı disiplinlerde de çokça öne çıkan “ne olursa olsun mutlu olmaya çalışmamız” söyleminin aslında “karanlıkla yüzleşmeden” nasıl da eksik kaldığının tanımıdır biraz.. #RuhunKaranlıkGecesi denilen süreç sahte benliğin ölüp yerini gerçek benliğe yani sevgiye bıraktığı; ve ego benliğin sahteliğinin aslında hiçbir zaman var olmamış olduğunun fark edildiği güzel bir deneyimdir. Zihin seviyesinde ise bir o kadar da sancılıdır aslında!

Bu süreçte;
Uzun zamandır bastırmayı denediğiniz her türden duygu, gece-gündüz yoklar sizi: suçluluk, kızgınlık, utanç, hüsran, çaresizlik umutsuzluk, üzüntü, kendine acıma, yalnızlık … özellikle de yalnızlık: bu süreçte kendinizi tamamen yalnız hissedersiniz!
Tüm bu duygular bir şekilde dikkatinizi çekmeye çalışır ama biz belki de onları yok saymaya, karşı koymaya devam ederiz.
Yaşadığımız bu ruh halini depresyon zannedebiliriz. Aslında bir anlamda depresyonda olmanıza rağmen; bu #spiritüeldepresyon klinik depresyondan farklıdır; çünkü belirtiler belirli bir dışsal durumdan kaynaklanmaz. Herhangi bir şey ya da kişi nedeniyle bunalımda değilsinizdir. Bu doğal bir şekilde oluşan; siz kaynaklı bir süreçtir ve yükselişinize hizmet etmektedir.
Belki konuşacak gücünüz yoktur; bir şey söyleyemeyecek kadar üzgün hissedersiniz ve nedenini dahi bilmezsiniz; ve kendinizi bundan koparmaya çalıştıkça da direnç o kadar artmaktadır.
Üzgünsünüzdür; acı çekmektesinizdir…

Böylesi bir süreci yaşamanın nedeni aslında “gerçek sevgiyi hatırlamayı” – “güvenmeyi, kabul etmeyi” ve “teslimiyeti” öğrenmemiz gerekliliğidir. Yani gerçek doğamızı hatırlamaya bir çağrı ve aracıdır bu süreç.

Ve yine bu süreç:
Bağımlılıktan özgürlüğe, ayrılıktan bütünleşmeye giden bir yoldur ve bu yolda insan maddi ve manevi sanrılardan arınır. Dua ederken ve niyetlerini ortaya koyarken beklentiler içinde olmayı bırakır –elimden geleni yaptım gerisi için teslimiyetteyim demeyi öğrenir– nefes aldığı her an için teşekkür edebilmeyi, kötü olaylar karşısında bile müteşekkir olabilmeyi, OLan – OLmayan – OLamayan her şeyin bir sebepten OLduğunu ve kaosun da düzen kadar yaradanın ifadesi olduğunu öğrenir.

Soruları sormaya başlar! Soruları sormaya cüret etmek ve gelecek cevabı dinleyebilecek cesareti göstermek güç olsa da soru sormaya başlar! Biraz da bu yüzden #sorularlayaratım derim.. Bu gönüllülük biraz da şahsi iradenin ilahi iradeye teslim edilmesi demektir.

Süreç, biraz içe dönmeyi gerektirir, biraz susmayı – yalnızlaşmayı gerektirir, biraz acıdır; biraz hayal kırıklığıdır belki ama ne yaşatırsa yaşatsın bitişi hediyelerini sunar. Size hizmet etmeyen her şey artık gitmiş; yerini yükseltilmiş pozitif duygulara ve ışığınıza bırakmıştır. İşte bir çok kaynakta bahsi geçen “mutlu ol – titreşimini yükselt – pozitif ol – olumla” söylemleri bu noktada gerçek anlamını kazanır; uzun ömürlü olmaya başlar! Karanlığı fark etmiş; kabul etmiş ve dönüştürmüşsünüzdür artık…

Bu süreçleri deneyimlemiş biri olarak diyebilirim ki; gerçekten geçiyor ve geçip gittiğinde diyorsunuz ki; bu deneyime değiyor.. Eğer şu an böyle bir sürecin içindeyseniz diyebilirim ki; “bu güzel zamanı –ışığınızı hatırlamaya giden bir yol olarak görün –karanlıkla yüzleşmek ve onu kucaklayıp dönüştürmek için kullanın. Tüm dirençleri bırakın; sevginin ışığının üzerinizde parlamasına ve bu karanlığı yok etmesine izin verin. Bu süreci; dönüşümü ve hediyelerini sevgiyle kabul edin. Şimdi ve tüm zamanlar için… Bu karanlık geceden yarın çıkmayacaksınız! Şimdi çıkabilirsiniz.. Tek anahtar ise sevmek.. Önce kendimizi; ve bizim de dahil olduğumuz “yaradılmış her zerreyi sevmek”.. Siz sevgisiniz.. Siz şifasınız.. Bu gerçeklik dışındaki her şey gibi aslında bu karanlık gece de bir ilüzyon ve gerçek OLan içinizdeki yaradan ışığı ve sevgi! Ve o ilüzyonu dağıtacak güç de sizde!

Şimdi bu satırları okuyan muhteşem varlık: kabul et ki “sen sevgisin, sen ışıksın”. Ve izin ver ışığın karanlığı üzerinde parlasın ve onu yok etsin. Tüm ilüzyonları dağıtsın. Uyandırıldın ve buradasın! Acılardan yeniden doğdun! Hayatını yeniden başlattın! Adeta anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğdun. Yuvadaki ışık varlık bilincinle şimdi - şu an -  buradasın.. Şükürler olsun.. Kabul et ve OLduğun yeri şimdi kucakla..

Sevgi ve ışıkla..

9.12.20

İyi ki Varsın Çocukluk Arkadaşım..

 Hep hadi dönüşüm; yük bırakmak – yerine yenisini ekmek derken; bu kez kendimden bir paylaşımla sevgiye alan açma niyeti olsun bu satırlar..

Bu sabah çok güzel bir şey oldu ve çocukluk arkadaşım bir mesajı ile içimi titretti. Bu sabahın paylaşımından sonra bana atılan bir mesaj..ama kelimelerin gücü o kadar güzel alan açtı ki..

O mesajı okurken bir an’a gittim; çocukluğumdan sevgi dolu bir an’a..

Onunla Artvin’de tanıştık; ilkokul arkadaşımdı. Sadece 3 sene aynı sınıfta okuyabildik ama özellikle 2 senesi dolu dolu geçen ilişkimizde; benim için hep çok özel bir yerde kaldı. Naifliği, sakinliği, duruluğu; sınıftaki pek çok diğerlerinin aksine O’nun kendine özel o sakinliği benim hep huzura açılan yanımla büyüdü sanki..
4.sınıfa geçeceğimiz yaz, memur çocuğu olma durumlarımız onları İzmir’e bizi de İstanbul’da taşıdı. Sanırım her ikimizin ailelerinin de daha iyi bir eğitim almamız niyetiyle verilen bu kararın; birbirinden bağımsız ama birbirine paralel gelişmesi bizim için çok iyi bir durumdu; çünkü birimizden biri geride kalan olsa bu gerçekten zor olabilirdi.

Taşınma süreçleri aynı döneme denk geldiği için tabi yeni iletişim bilgilerini birbirimize veremeyeceğimizden (tabi o zaman cep telefonu benzeri iletişim araçları yok; tek yol sabit ev telefonu hatları); birbirimize yakınlarımızdan bir kontak numarası verdik. Ben dayımın numarasını vermiştim O’na..

Zaman geçti yeni yaşamlarımıza başladık; aylar sonra bir Pazar akşamüstü telefon çaldı. Babam açmıştı telefonu; bak seni kim arıyor diyerek bana uzattı. Şu an bile bu satırları yazarken o an’a gidip – o anın coşkusuyla titriyorum.. Arayan Duygu’ydu..
Ona verdiğim numarayı aramış; yengemle konuşmuş; bizim ev telefon numaramızı almış ve beni aramıştı.. O gün ne konuştuk; dakikalar nasıl geçti hatırlamıyorum ama o mutluluk hissi; birbirimize akan sevgi; şu an bile benimle büyüyor..

Yıllar geçti, biz birbirimizi fiziksel olarak bir daha hiç göremedik ama iletişimimiz hep sürdü. O anne oldu; hatta kızına bahsetmiş benden.. Bir bebeğine Şule adını verdiğindenbahsetmiş; şimdi o da bebeğine Şule diye sesleniyormuş.. Ki benim de bir bebeğimin adı Duygu’ydu; bunu da sonra keşfettik ki bilmeden ikimiz de bebeklerimize birbirimizin adını vermişiz..

Fiziksel olarak uzak olsak da; aramızdaki bağ hiç kopmadı, birbirimizi hep sevgimizle sardık sarmaladık. Ara ara bu sabah olduğu gibi bir mesaj – bir ses bile hep iyi gelir hala.. Orda olduğunu bilmek çok güzel çocukluk arkadaşım! Vefana, benimle paylaştığın masumiyetine, ve hep sunduğun sevgine şükürler olsun.. Sevgi bundan daha iyi nasıl yaşanır; paylaşılır?