4.11.26

Kendi Hayatımızı Kimin Gözünden Yaşıyoruz?

Başkalarının beklentileri, toplumsal normlar ve kendimize ait bir hayat kurabilmek üzerine …


Bize çok erken yaşlarda nasıl kabul göreceğimiz öğretildi.


Nasıl davranırsak sevileceğimiz, ne söylersek takdir edileceğimiz, hangi seçimleri yaparsak doğru insan olacağımız, hangi davranışlarımızın ayıplanacağı, hangilerinin onaylanacağı...


Ailemizden, okulumuzdan, arkadaş çevremizden, toplumdan ve içinde yaşadığımız kültürden öğrendik bunları.


Zamanla yalnızca ne yapmamız gerektiğini değil, kim olmamız gerektiğini de öğrendik.


İyi bir evlat olmak, anlayışlı bir partner olmak, uyumlu bir arkadaş olmak, makul bir insan olmak, başarılı olmak, güçlü görünmek, beklentileri karşılamak...


Bütün bu tanımların arasında kendimize ait olanı ne kadar duyabildik?


Belki de hiç fark etmeden hayatımızı kendi gözlerimizden değil, başkalarının kadrajından yaşamaya başladık.


Kabul görmek için kendimizden ne kadar uzaklaşıyoruz ?


İnsan sosyal bir varlık. Ait olmak, sevilmek, kabul görmek ve ilişkilerini sürdürebilmek istiyor. Bunlar son derece doğal ihtiyaçlar.


Ancak bazen bu ihtiyaçlar, kendimizden vazgeçmemizin koşuluna dönüşebiliyor.


  • Bir başkasının isteğine hayır dersem kırılır mı
  • Gerçek düşüncemi söylersem beni yanlış anlar mı
  • Onunla aynı fikirde olmazsam aramız bozulur mu
  • Alttan almazsam ilişkim zarar görür mü
  • Kendi istediğimi yaparsam dışlanır mıyım
  • Farklı bir hayat seçersem yalnız kalır mıyım ..?


Bu ve benzeri soruların cevaplarını ararken kendi isteklerimizi, düşüncelerimizi ve ihtiyaçlarımızı geri plana atabiliyoruz.


  • Bazen gerçekten istemediğimiz şeylere evet diyoruz.
  • Bazen inanmadığımız düşüncelere katılıyoruz.
  • Bazen rahatsız olduğumuz davranışları görmezden geliyoruz.
  • Bazen de sırf bir ilişkiyi kaybetmemek için kendimizi ifade etmekten vazgeçiyoruz.


Böylece ilişkilerimizi korumaya çalışırken kendimizle olan ilişkimizi zayıflatıyoruz.


Üstelik bu durum her zaman dışarıdan gelen bir baskıyla gerçekleşmiyor. Bir süre sonra başkalarının ne düşüneceğini tahmin eden, onların olası tepkilerini önceden hesaplayan ve kendimizi daha onlar bir şey söylemeden sınırlayan içsel bir mekanizma geliştiriyoruz.


Artık kimsenin bizi susturmasına gerek kalmıyor. Kendimizi susturmayı öğrenmiş oluyoruz.


Toplumsal normların görünmeyen bedeli


Toplum bize belirli yaşam modelleri sunuyor.


Nasıl bir ilişki yaşamamız gerektiğini,

nasıl bir aile kurmamız gerektiğini,

nasıl bir kariyer edinmemiz gerektiğini, 

hangi yaşta neleri başarmamız gerektiğini,

nasıl görünmemiz ve nasıl davranmamız gerektiğini...


Bu modellerin bazıları gerçekten bizim ihtiyaçlarımızla örtüşebilir. Hatta bize iyi gelen, hayatımızı kolaylaştıran, aidiyet ve güven duygusu sağlayan yapılar da olabilir.


Sorun toplumsal normların varlığı değil.


Sorun, bu normları kendi hayatımız için değerlendirme hakkımızı kendimize tanımamamız.


Çünkü bir normu benimsemekle ona sorgulamadan itaat etmek aynı şey değil.


Bir yaşam biçimini seçmekle, başka türlü yaşarsak kabul görmeyeceğimize inandığımız için o yaşam biçimine tutunmak da aynı şey değil.


Belki de en önemli ayrım burada başlıyor.


Bir şeyi gerçekten istediğim için mi yapıyorum,

yoksa yapmazsam kaybedeceklerimden korktuğum için mi?


Ya kendim olursam dışlanırsam ?


Bu noktada çoğumuzun içinde oldukça güçlü bir ikilem ortaya çıkıyor.


Bir tarafta kendimize ait arzularımız, düşüncelerimiz, değerlerimiz ve seçimlerimiz var.


Diğer tarafta sevdiklerimizin beklentileri, ilişkilerimizin devamlılığı, ait olduğumuz çevre ve toplumsal kabul ihtiyacımız.


Bazen bu iki alan birbiriyle örtüşüyor. Ancak örtüşmediğinde kendimizi iki uç arasında sıkışmış bulabiliyoruz.


Ya kendimi seçeceğim ve başkalarından uzaklaşacağım ya da onları seçeceğim ve kendimden vazgeçeceğim.


Ya dünyanın beklentilerine uyacağım ya da dünyanın bütün beklentilerini reddedeceğim.


Oysa bu iki seçenek dışında başka bir yaşam alanı da var.


Kendimi seçmek için başkalarına karşı olmak zorunda değilim.


Başkalarını önemsemek için kendimden vazgeçmek zorunda da değilim.


Bir insanı sevebilir ve onunla aynı fikirde olmayabilirim.


Bir ilişkinin içinde kalabilir ve kendi sınırlarımı koruyabilirim.


Bir başkasının düşüncesini dinleyebilir ama onu benimsemek zorunda olmayabilirim.


Bana sunulan bir yaşam modelinin içinden bazı şeyleri alabilir, bazılarını kendime uygun bulmayabilirim.


Özgürlük belki de tam olarak burada başlıyor.


Her şeye karşı çıkmakta değil, neyi neden seçtiğini bilebilmekte.


Farklı düşünmek, ilişkiden vazgeçmek değildir


Toplumsal olarak yeniden öğrenmemiz gereken önemli şeylerden biri de bu.


Farklı düşüncelerin, farklı ihtiyaçların ve farklı seçimlerin ilişkileri tehdit etmek zorunda olmadığı.


Birbirimizi sevmek için aynı fikirde olmak zorunda değiliz.


Birbirimizi kabul etmek için birbirimize benzemek zorunda değiliz.


Birinin sınırına saygı duymak, onunla aynı sınırı paylaşmak anlamına gelmiyor.


Birinin hayal kırıklığı yaşaması, mutlaka yanlış bir şey yaptığımızı göstermiyor.


Bir başkasının beklentisini karşılamadığımızda onun duygularını yönetmek bizim sorumluluğumuz olmaktan çıkıyor.


Elbette ilişkiler karşılıklı özen, sorumluluk ve empati gerektirir. Kendi hakikatimizi ifade etmek, karşımızdaki insanın hakikatini değersizleştirmek değildir.


Asıl mesele, iki insanın birbirine alan açabildiği bir ilişki kurabilmek.


Kendimiz olarak kalabildiğimiz, 

farklılıklarımızı saklamak zorunda olmadığımız,

sevgiyi uyum sağlama mecburiyetine dönüştürmediğimiz ilişkiler ...


Belki de gerçek yakınlık ancak böyle mümkün olabilir.


Peki, ben gerçekten ne istiyorum ?


Bütün bu toplumsal ve ilişkisel kodların arasında kendimize yeniden sormamız gereken sorular var.


  • Ben gerçekten ne istiyorum ?
  • Benim için ne anlamlı ?
  • Neyi seviyorum ?
  • Hangi seçimleri kendi arzularımla yapıyorum, hangilerini takdir görmek için ?
  • Hangi düşünceler gerçekten bana ait, hangilerini kabul görmek için benimsedim ?
  • Hangi ilişkilerimde kendim olarak var olabiliyorum, hangilerinde sürekli kendimi düzenlemek ve kontrol etmek zorunda hissediyorum ?
  • Kimse beni değerlendirmeyecek olsaydı nasıl yaşardım ?


Bu soruların cevapları hemen gelmeyebilir. Çünkü uzun zamandır kendi sesimizden çok dışarıdan gelen sesleri dinlemiş olabiliriz.


Kendi sesimizi yeniden duymak da bir keşif süreci.


Bazen ne istediğimizi bilmediğimizi fark ederiz. 

Bazen gerçekten istediğimiz şeyin, yıllardır doğru kabul ettiğimiz şeyle aynı olduğunu görürüz.

Bazen de hiç sorgulamadan sürdürdüğümüz bir yaşam biçiminin aslında bize ait olmadığını keşfederiz.


Önemli olan, cevabın ne olduğundan önce soruyu kendimize sorabilmek.


Kendi hayatımızın öznesi olmak


Kendi hayatımızın öznesi olmak, dünyadan kopmak, toplumsal normları tamamen reddetmek ya da kimseyi önemsememek değil;


  • Kendi hayatımıza ilişkin kararları bilinçli şekilde verebilmek.
  • Başkalarının düşüncelerini duyarken kendi düşüncelerimizi de duyabilmek.
  • Sevdiklerimizi önemserken kendimizi de önemseyebilmek.
  • Kabul görmek uğruna kendimizi değiştirmek yerine, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu alabilmek.
  • Bize sunulan yaşam modellerini sorgulayabilmek ve içlerinden gerçekten bize ait olanları seçebilmek.


Ve belki de en önemlisi, kendi hayatımızı yaşamak için başkalarının onayını beklememek.


Çünkü varlığımız, sürekli başkalarının değerlendirmesine sunulmuş bir proje değil.


Değerimiz, ne kadar uyum sağladığımızla, kaç kişinin beklentisini karşıladığımızla veya ne kadar takdir edildiğimizle ölçülmek zorunda değil.


Kendi hayatımızı kendi gözlerimizden görme hakkımız var.


Kendi pusulamızı kendimize çevirme hakkımız var.


Ve bu pusulanın bizi nereye götüreceğini keşfetme hakkımız da var.


Belki artık kendimize şu izni vermenin zamanı gelmiştir :


Dünyaya karşı olmak zorunda değilim. Dünyaya uymak zorunda da değilim.


Başkalarının hayatına saygı duyarken kendi hayatımı da sahiplenebilirim.


Sevdiğim insanlarla bağımı korurken kendi sesimi kaybetmeyebilirim.


Kendimi seçmek, başkalarını terk etmek değildir.


Kendi hayatımda kendime de yer açmaktır.


Ve belki de bütün mesele, ilk kez kendi hayatımızı başkalarının gözünden nasıl göründüğümüzü düşünmeden, kendi gözlerimizle yaşamaya başlamaktır.

Öğrenilmiş çaresizlikten kolektif iradeye: Dünyada değişen toplumsal psikoloji üzerine bir okuma

Toplumlar Kaderlerini Yeniden mi Ellerine Alıyor?


Son aylarda dünyada dikkat çekici bir hareketlilik yaşanıyor.


Macaristan'da yıllardır iktidarda olan Viktor Orbán'ın seçimle gönderilmesi, Sırbistan'da öğrencilerin öncülük ettiği toplumsal hareketin siyaseti dönüştürmesi, Brezilya'da seçimler üzerinden ortaya çıkan güçlü toplumsal irade ve ABD'de seçmenin iktidara yönelik tavrını sandıkta göstermesi...


Farklı ülkelerde, farklı siyasi koşullarda ve farklı toplumsal dinamiklerle gerçekleşen bu gelişmelerin ortak bir noktası var: İnsanlar artık yalnızca yönetilmeyi kabul eden, siyaseti uzaktan izleyen ve kendi hayatlarının yönünü belirleyen güçler karşısında çaresiz hisseden bir konumda kalmak istemiyor.


Sandığa gidiyorlar. Sokaklara çıkıyorlar. Örgütleniyorlar. İtiraz ediyorlar. Hesap soruyorlar.


Bütün bunlar bana önemli bir soruyu düşündürüyor:


Acaba dünya genelinde toplumlar, kendi kaderlerini yeniden ellerine almaya mı başlıyor?


Bu gözlem romantik bir iyimserlik mi, yoksa arkasında gerçek toplumsal ve psikolojik dinamikler bulunan bir dönüşüm mü?


Bence burada yalnızca siyasal iktidarların değişmesinden daha derin bir mesele var. Belki de değişen şey, toplumların kendi güçlerine ilişkin algısı.


1. İtaatin psikolojisinden itirazın psikolojisine


Uzun yıllar boyunca birçok toplumda siyasete ilişkin oldukça yaygın bir kabulleniş vardı:


Siyaset bizim değiştirebileceğimiz bir şey değil.


İktidarlar kendi bildiklerini okur. Sıradan insanların karar mekanizmaları üzerinde gerçek bir etkisi yoktur. İtiraz etmek çoğu zaman sonuç vermez. Bir şeyleri değiştirmeye çalışmak yerine kendi hayatımızı kurtarmaya bakmak daha gerçekçidir.


Bu durum, toplumsal psikolojide öğrenilmiş çaresizlik kavramıyla ilişkilendirilebilir.


Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin tekrar tekrar etkisiz kaldığı deneyimlerden sonra, aslında değiştirebileceği koşullar karşısında bile harekete geçmekten vazgeçmesidir.


Bu yalnızca bireysel bir psikolojik durum değildir. Toplumlar da zamanla benzer bir ruh hâline sürüklenebilir.


İnsanlar oy verir ama bir şeylerin değişeceğine inanmaz. Haksızlığa uğrar ama itirazın sonuç getirmeyeceğini düşünür. Siyasetten uzaklaşır, kamusal meselelerle ilgisini azaltır ve kendi küçük yaşam alanına çekilir.


Fakat bir toplumda insanlar yeniden sandığa gidiyor, sokaklara çıkıyor, örgütleniyor ve iktidarın kararlarını sorguluyorsa başka bir psikolojik süreç devreye giriyor:

Kolektif yeterlilik duygusu.

Yani şu inanç :

"Ben tek başıma değiştiremeyebilirim. Ama biz birlikte değiştirebiliriz."


Toplumsal değişimin başlangıcı her zaman yeni bir ideoloji değildir. Bazen insanların kendi güçlerine yeniden inanmaya başlamasıdır.


Belki de bugün farklı ülkelerde gördüğümüz hareketliliğin altında yatan en önemli psikolojik eşik budur.


2. İnsanları harekete geçiren yalnızca ekonomik sıkıntı değil : Saygı ve adalet ihtiyacı


Toplumları harekete geçiren şey her zaman yoksulluk değildir.


Bazen yoksullukla birlikte gelen haksızlığa uğrama, aşağılanma ve dikkate alınmama duygusudur.


Bir insan ekonomik olarak zorlanabilir. Hayat pahalılığına, işsizliğe, gelecek kaygısına bir süre dayanabilir.


Ancak bir noktadan sonra mesele yalnızca geçim sıkıntısı olmaktan çıkar.


İnsanlar şöyle düşünmeye başlar:


- Ben fedakârlık yapıyorum ama yönetenler yapmıyor.

- Kurallar bana uygulanıyor, onlara uygulanmıyor.

- Benim çocuğumun geleceği belirsiz, onların çocuklarının geleceği garanti.

- Benim sesim duyulmuyor.

- Beni yönetiyorlar ama bana hesap vermiyorlar.


İşte bu noktada ekonomik hoşnutsuzluk, ahlaki bir öfkeye dönüşüyor.


Toplum psikolojisinde göreli yoksunluk kavramı bu durumu açıklamak açısından önemli. İnsanlar yalnızca sahip olduklarına değil, sahip olmaları gerektiğine inandıkları şeylere de bakarlar. Kendi durumlarını başkalarıyla karşılaştırırlar. Adaletsizliği yalnızca maddi koşullar üzerinden değil, hak ettikleri ile kendilerine sunulan arasındaki uçurum üzerinden değerlendirirler.


Bu nedenle toplumsal tepkinin merkezinde bazen para değil, onur vardır.


İnsanlar sadece daha iyi yaşamak istemiyor. Kendilerine adil davranılmasını, seslerinin duyulmasını ve insan yerine konulmayı da istiyor.


Bir toplumda adalet duygusu aşındığında, ekonomik memnuniyetsizlik çok daha büyük bir siyasal enerjiye dönüşebilir.


3. Yeni bir toplumsal özne : Gençler artık yalnızca seyirci olmak istemiyor


Bu dönüşümün en dikkat çekici aktörlerinden biri gençler.


Yeni kuşakların siyasetle ilişkisi önceki kuşaklardan farklılaşıyor.


Geleneksel siyasetin hiyerarşilerine, parti aidiyetlerine ve lider kültlerine daha mesafeli olabiliyorlar. Ancak bu, siyasete ilgisiz oldukları anlamına gelmiyor.


Tam tersine, kendi hayatlarına doğrudan dokunan konularda güçlü bir politik duyarlılık gösterebiliyorlar.


Sırbistan'da öğrencilerin öncülük ettiği hareket bunun önemli örneklerinden biri.


Bir tren istasyonunda meydana gelen ve çok sayıda insanın hayatını kaybettiği facianın ardından başlayan protestolar, kısa sürede yolsuzluk, şeffaflık ve hesap verebilirlik taleplerine dönüştü.


Öğrenciler yalnızca bir hükümeti eleştirmedi. Kamusal sorumluluğun, hesap verebilirliğin ve yurttaşlık bilincinin yeniden tesis edilmesini talep ettiler.


Bu hareketin en önemli tarafı, gençlerin siyasetin dışında durmak yerine kendilerini siyasal çözümün bir parçası olarak görmeye başlamasıydı.


Burada önemli bir psikolojik değişim var :

Siyasetin seyircisi olmaktan çıkıp siyasal özne hâline gelmek.


Dijital ağlar, yatay örgütlenme biçimleri ve kuşaklar arası dayanışma da bu süreci hızlandırıyor.


Yeni kuşaklar yalnızca kendi ülkelerindeki sorunları görmüyor. Başka ülkelerdeki toplumsal hareketleri, mücadeleleri ve başarıları da takip ediyor. Bir ülkede mümkün görünen bir değişim, başka bir ülkedeki insanlara da ilham verebiliyor.


Belki de bu nedenle bugün gençlerin öncülük ettiği hareketler, yalnızca yerel siyasi meselelerle sınırlı kalmıyor. Yolsuzluk, fırsat eşitsizliği, özgürlük, gelecek kaygısı ve temsil sorunu gibi ortak temalar etrafında buluşabiliyor.


4. Bir hükümeti değiştirmek ile demokratik bir toplum inşa etmek aynı şey değil


Burada romantizme kapılmamamız gereken önemli bir nokta var.


Bir hükümeti düşürmek ile demokratik bir toplum inşa etmek aynı şey değil.


Bir toplum öfkesini birleştirebilir ama ortak bir gelecek tasavvurunda birleşemeyebilir.


Bir lideri gönderebilir ama onun yerine daha otoriter bir lider getirebilir.


Bir seçimde değişim isteyebilir ama sonraki seçimde tam tersine yönelebilir.


Çünkü öfke tek başına demokratik bir değer değildir.


Öfke insanları özgürlük, eşitlik ve adalet için de harekete geçirebilir; dışlama, intikam ve yeni otoriterlikler için de.


Bu nedenle sokağın büyüklüğü, protestoların yoğunluğu veya seçimlerdeki değişim tek başına demokratik olgunluğun göstergesi değildir.


Asıl mesele şudur :

Toplum yalnızca istemediği iktidarı gönderebiliyor mu, yoksa istediği düzeni kurabilecek kurumları ve kültürü de oluşturabiliyor mu?


Bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.


Gerçek demokratik dönüşüm, yalnızca iktidar değişikliğiyle değil; hukukun üstünlüğü, bağımsız kurumlar, ifade özgürlüğü, şeffaflık ve güçlü bir yurttaşlık kültürüyle mümkün olabilir.


5. Farklı ülkelerde aynı dalganın izleri mi var?


Macaristan, Sırbistan, Brezilya ve ABD'ye baktığımızda birbirinden oldukça farklı siyasi ve toplumsal koşullarla karşılaşıyoruz.


Bu ülkelerin aynı ideolojiye yöneldiğini veya aynı toplumsal hareketin parçaları olduğunu söylemek doğru olmaz.


Ancak aralarında dikkat çekici ortak temalar bulunuyor.


Macaristan: Değişimin mümkün olduğuna yeniden inanmak

Viktor Orbán'ın 16 yıllık iktidarının seçimle sona ermesi, uzun süre değişmez gibi görünen siyasi dengelerin bile değişebileceğini gösterdi.

Bu yalnızca bir partinin seçim kaybetmesi değildi. Aynı zamanda seçmenin uzun süreli bir iktidara yönelik memnuniyetsizliğini sandık yoluyla ifade etmesiydi.

Yolsuzluk, kamu hizmetleri, ekonomik koşullar ve demokratik yenilenme talepleri değişim arzusunun önemli parçaları hâline geldi.


Sırbistan: Sokaktan siyasal özne olmaya

Sırbistan'da öğrencilerin öncülük ettiği hareket, toplumsal itirazın nasıl örgütlü bir siyasal güce dönüşebileceğini gösterdi.

Başlangıçta hesap verebilirlik ve adalet talepleri etrafında şekillenen hareket, zamanla daha geniş bir toplumsal değişim arayışına dönüştü.

Burada önemli olan yalnızca hükümet karşıtlığı değil, gençlerin kamusal sorumluluğu üstlenme iradesiydi.


Brezilya: Sandığın temsil ettiği toplumsal tercih

Brezilya'daki seçimler, toplumsal kutuplaşmanın ve farklı gelecek tasavvurlarının sandıkta nasıl karşı karşıya geldiğini gösteriyor.

Seçimler yalnızca liderler arasında bir tercih değil; aynı zamanda toplumun hangi değerleri, hangi öncelikleri ve hangi yönetim anlayışını desteklediğinin ifadesi.


ABD: Seçimlerin bir denetim mekanizması olarak kullanılması

ABD'de de seçmen davranışı, iktidarın sınırlandırılması ve siyasi denge mekanizmalarının korunması açısından önemli bir gösterge.

Seçimler yalnızca iktidara gelmenin aracı değildir. Aynı zamanda iktidara mesaj vermenin, onu denetlemenin ve gerektiğinde siyasi gücünü sınırlamanın yollarından biridir.


Bu örneklerin hepsini tek bir hikâyeye indirgemek mümkün değil. Ancak ortak bir tema var : İktidarın kalıcı, dokunulmaz ve toplumdan bağımsız olduğu fikri zayıflıyor.


6. Toplumsal psikoloji bize ne söylüyor?


Bu gelişmeleri anlamak için birkaç önemli psikolojik kavrama bakmak gerekiyor.


  • Öğrenilmiş çaresizliğin aşılması

İnsanlar değişimin mümkün olmadığına dair inançlarını sorgulamaya başlıyor. Daha önce sonuç vermeyeceğini düşündükleri eylemlere yeniden yöneliyorlar.


  • Kolektif yeterlilik

Bireysel güçsüzlük hissi, birlikte hareket etme kapasitesine duyulan güvenle aşılabiliyor.


  • Ahlaki öfke

İnsanları harekete geçiren şey yalnızca kendi çıkarları değil; adaletsizlik, çifte standart ve haksızlık karşısında duydukları ahlaki rahatsızlık olabiliyor.


  • Kolektif kimlik

İnsanlar kendi düşüncelerini paylaşan başkalarının da olduğunu gördüklerinde yalnızlık duyguları azalıyor. "Benim gibi düşünen başkaları da var" düşüncesi, toplumsal dayanışmanın temelini oluşturabiliyor.


  • Siyasal öz-yeterlilik

İnsanlar kendi oylarının, seslerinin, itirazlarının ve katılımlarının sonuç yaratabileceğine inanmaya başlıyor.


Bu kavramların bir araya gelmesiyle toplumsal bir psikolojik eşik aşılabiliyor.

İnsanlar artık yalnızca kendi hayatlarını kurtarmaya çalışmıyor. İçinde yaşadıkları düzenin nasıl olması gerektiği üzerine söz söylemeye başlıyor.

Bu, bireysel memnuniyetsizlikten kolektif iradeye geçiştir.


7. Daha büyük resim : Toplumlar yeniden özne olmak istiyor


Belki de yaşadığımız şey, geleneksel anlamda sağın yükselişi veya solun yükselişinden daha derin bir dönüşüm.


Yukarıdan yönetilen toplum ile aşağıdan söz sahibi olmak isteyen toplum arasındaki gerilim giderek görünür hâle geliyor.


İnsanlar kendileri adına karar veren mekanizmaların meşruiyetini sorguluyor.


Bunun arkasında üç önemli dönüşüm olduğunu düşünüyorum.


  1. Bilgi tekeli kırıldı.

İnsanlar artık yalnızca televizyonlardan, gazetelerden ve siyasi liderlerden bilgi almıyor. Dünyanın farklı yerlerindeki mücadeleleri, haksızlıkları ve başarıları doğrudan takip edebiliyor.

Bir ülkedeki toplumsal hareket başka bir ülkedeki insanlara ilham verebiliyor.

Ancak bu bilgi dolaşımının yanlış bilgi, manipülasyon ve kutuplaşma risklerini de beraberinde getirdiğini unutmamak gerekiyor.


  1. Beklentiler değişti

Yeni kuşaklar önceki kuşakların kabullendiği bazı eşitsizlikleri ve otorite biçimlerini doğal kabul etmiyor.

Daha fazla şeffaflık, katılım, özgürlük ve hesap verebilirlik istiyorlar.

Sadece kendilerine sunulan seçenekler arasında tercih yapmak değil, seçeneklerin nasıl oluşturulduğuna da müdahil olmak istiyorlar.


  1. Gelecek güvencesi zayıfladı

Konut, iş, eğitim, ekonomik güvenlik, iklim krizi ve toplumsal hareketlilik gibi konularda gelecek kaygısı büyüyor.

İnsanlar artık yalnızca bugünkü yaşam koşullarını değil, çocuklarının nasıl bir dünyada yaşayacağını da sorguluyor.

Geleceğe ilişkin güvensizlik arttıkça mevcut düzenin meşruiyeti de daha fazla sorgulanıyor.


Bütün bunlar bir araya geldiğinde siyaset, profesyonel siyasetçilerin kendi aralarında yürüttüğü bir faaliyet olmaktan çıkıp gündelik hayatın konusu hâline geliyor.


8. Bu bir demokrasi uyanışı mı, yoksa küresel bir öfke dönemi mi?


Belki de asıl sorulması gereken soru bu.


Ben ikisinin iç içe geçtiğini düşünüyorum.


Çünkü toplumların harekete geçmesi her zaman daha demokratik bir geleceğe yöneldikleri anlamına gelmiyor.


Bazen insanlar özgürlük talebiyle sokaklara çıkıyor. Bazen ekonomik öfkeyle. Bazen yolsuzluğa karşı. Bazen de kendilerini temsil etmediğini düşündükleri bir siyasi düzene tepki göstermek için.


Bu talepler ortak bir demokratik zeminde buluşabileceği gibi, birbirinden uzak ve hatta çatışan yönlere de gidebilir.


Öfke, toplumsal değişimin güçlü bir yakıtıdır. Fakat tek başına bir yön belirleyemez.


Bu nedenle önümüzdeki dönemde belirleyici olacak şey, insanların yalnızca neye karşı oldukları değil, neyi birlikte kurabilecekleri olacak.


Bir toplumu değiştirmek için mevcut düzene itiraz etmek yeterli değildir. Yeni bir düzenin nasıl işleyeceğine, hangi değerler üzerine kurulacağına ve gücün nasıl denetleneceğine ilişkin ortak bir anlayış da gerekir.


9. Belki de asıl değişen şey, insanların kendi güçlerine ilişkin algısı


Bütün bu gelişmeleri düşündüğümde benim vardığım sonuç şu:


Belki de dünyada yalnızca iktidarlar değişmiyor. İnsanların iktidarla kurdukları psikolojik ilişki de değişiyor.


Uzun süre boyunca toplumlar kendilerini yönetenlerin karşısında güçsüz hissettiler.


Siyaset, profesyonel bir sınıfın işi gibi algılandı. Yurttaşlar çoğu zaman seçimden seçime hatırlanan, arada ise kendi hayatını sürdürmeye çalışan insanlar olarak kaldı.


Şimdi ise başka bir düşünce giderek daha fazla görünür hâle geliyor:


Devlet bizden bağımsız değildir. Siyasetçiler bizden üstün değildir. İktidarlar dokunulmaz değildir.


Bunların hepsi toplumun ürettiği, yetkilendirdiği ve denetlemesi gereken yapılardır.


Bence bu düşüncenin yaygınlaşması çok kıymetli.


Çünkü bir toplum kendi iradesinin sonuç yaratabileceğini deneyimlediğinde, siyasetle ilişkisi eskisi gibi olmayabilir.


Bir kez sesinin duyulabileceğini gören insan, yeniden sessiz kalmakta zorlanabilir.


Birlikte hareket ettiğinde sonuç alabileceğini deneyimleyen toplum, kendi gücünü yeniden keşfedebilir.


Ve belki de gerçek dönüşüm tam orada başlar.


Sonuç : Toplumlar artık kendilerine bir kurtarıcı mı arıyor, yoksa kendi kaderlerinin sahibi mi olmak istiyor?


Yazının başında sorduğum soruya yeniden dönmek istiyorum.


Dünyada gördüğümüz bu hareketlilik, toplumların kaderlerini yeniden ellerine alması anlamına mı geliyor?


Bence henüz bu sonuca varmak için erken. Çünkü iktidar değişiklikleri her zaman toplumsal dönüşüm getirmiyor. Sokak hareketleri her zaman demokratik kurumlar yaratmıyor. Seçim zaferleri de tek başına daha özgür ve adil bir toplumun garantisi değil.


Ama önemli bir şey değişiyor olabilir :


İnsanlar kendi etkilerine yeniden inanmayı öğreniyor.


Belki de bu dönemin en önemli meselesi iktidarların değişmesi değil, insanların kendi güçlerine ilişkin algılarının değişmesi.


Burada iki farklı toplum anlayışı arasındaki ayrım çok önemli:


Birincisinde toplum, kendisini yönetecek doğru lideri arar. Bir kurtarıcı bekler. Kendi sorunlarını çözecek güçlü bir figürün ortaya çıkmasını ister.


İkincisinde ise toplum, kendisini yöneten liderin de sınırlarını kendisi belirlemek ister. İktidarı denetler, hesap sorar, katılır ve gerektiğinde değiştirir.


Birincisinde toplum hâlâ kurtarıcı bekler.


İkincisinde ise toplum kendi kaderinin sahibi olmaya başlar.


Belki de bugün dünyanın farklı köşelerinde gördüğümüz toplumsal hareketliliğin en önemli anlamı burada saklı.


Mesele artık yalnızca kimin yöneteceği değil, toplumun kendi geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi olacağı.


Ve belki de gerçek demokrasi, tam olarak bu sorunun etrafında yeniden şekilleniyor.