28.2.21

Hani düşünce gücü denir ya..bazen de düşünmeyerek OLur aslında...


Evet odaklandığımız şeyi büyütürüz; fakat her konuda olduğu gibi burda da; dengeden sapıp; aşırıya kaçarsak bu da ters tepebilir...


Mesela; hasta iken odak o hastalık olursa hastalık büyüyebilir; duygumuz-düşüncemiz-sözümüz o hastalıkta iken hastalığın alanı büyür. 

🌀Oysaki hastalık; hastalıktan kurtulmak yerine sağlık; sağlıklı olmak odağımızda OLsa; bu odak doğrultusunda zihnimizi hastalıktan uzaklaştırıcı başka şeyler düşünsek ve yapsak bu neyi yaratır?

👇🏻

Geçmiş yıllarda bir iş arkadaşım aynen şunu yaşamıştı: liderliğini yaptığı projemizin bütçe sunumunun yapılacağı toplantının hemen öncesi gün oldukça hastaydı ve o gün ilaç, doktor tavsiyesi ne yaptıysa durumu iyiye gidememişti. 

Toplantıya katılamama ihtimaline karşı sunumu ekip üyeleri olarak kendi aramızda organize etmiştik. Ertesi gün arkadaşımız yine de orada hazır bulundu; başlarda yüksek ateşin etkisiyle pek halsiz ve suskun olmasına rağmen toplantının ilerleyen dakikalarında direksiyona geçti ve gayet zinde bir şekilde sunumdaki rolünü aldı. 

Hastalığa odaklanmak yerine anlatacaklarına odaklandığında hastalık adeta yok olmuştu sanki! 


Bu niyetlerimiz için de böyledir aslında; ne zaman ki arzularımıza aşırı odaklanmayı bırakırız arzuların yaratımı rahatlar...yani aşırı odaklanmak o sorunu gidermeyebilir hatta aksine büyütüyor olabilir. 

👇🏻

Şöyle sözler duymuşsunuzdur belki di mi: 

🧩ne zaman ki tedaviyi bıraktık çocuğumuz oldu; 

🧩ne zamanki kaybetme korkusunu bıraktım daha sevgi dolu, dengeli ilişkilerim oldu; 

🧩ne zaman ki evlenmek zorunluluğundan vazgeçtim hayatımın aşkını buldum ... örnekler artar sanırım. 🔻


Yani aslında bazen bir şeye sahip olmak için aşırı istekten vazgeçmek gerekir.

Vazgeçmek de güçtür ve bazen de bunu yapabilmek kıymetlidir. Tabiki elimizden geleni yapmak önemli ve de gerekli aslında ne var ki; bazen aşırı odaklanmak da direnç kaynağı olabilir. 

🟢

Elimizden geleni yapıp; unutmak..başta kendimize; sonra sisteme-yaradana-ilahi güce (inancimiz ne ise ona paralel) ve evrenin zamanına güvenip; akışa bırakmak 🧚🏼

🔻

🌀Yaşadıklarınızı ya da yaşayamadıklarınızı bir de bu gözle değerlendirseniz bu neyi yaratır?

#sorularlayaratım #isiginihatirla 

27.2.21

Sesimiz Sözümüz Neden Önemli?




Çalışmalar göstermiştir ki; hiçbir ses yok olmuyor. Hepsi atmosferde duruyor. 

Seslerimiz, sözlerimiz; yaradılıştan bugüne söylediğimiz her şey; atalarımızdan – nesillerimizden gelenler; herkesten çıkan sözler…

Ses de bir enerji ve iptal edilmedikçe havada asılı kalması çok muhtemel değil mi? Çokça araştırma var bulguyu destekleyen hatta paylaştığım sahne Mesaj (Contact) filminden.. 

Ses frekansını ölçenlerin cihazlarına düşen sesleri incelediklerinde; Hitler’in bir yerlerdeki tam konuşmasına ulaştıkları anın bayaz perdeye aktarımı. 


Çok müthiş bir şey değil mi? Tabiî ki iyi, güzel, olumlu, hoş sözlerimiz; temiz niyetlerimiz; dualarımız  için.. 

Peki ya küfürler, beddualar, ahlar, olumsuz sözler…

Dünya tarihi boyunca sarf edilen bütün seslerin “duruyor OLmak potansiyelini” düşününce; bunun bize ve nesillerimize etkilerini hayal edebiliyor musunuz?

Hepsi orada ve hepsi yayında! 

Sizce yaşadığımız ani mod iniş çıkışlarımızın sebeplerinden biri de bu sesler OLabilir mi? 

Bir şey yaşıyorsunuz; ona benzer olay yaşayan o ses (size, atalarınıza, geçmişinize, ve tüm diğer bileşenlerinize bağlı o ses)  atmosferden gelip sizinle buluşuyor ve direkt size yansıyor!

İç ses değil ama dış ses..

Sesimiz, sözümüz, kelimelerimiz bir sebeple de bu yüzden çok çok önemli. Önce kendimiz sonra da dünyaya olan sorumluluğumuz açısından! 

Yaradışıtan bugüne sarfettiğimiz sesleri-sözleri; hatta nesillerimiz adına da; temizlememiz çok önemli…yaradılıştan bugüne – bugünden sonsuza alan açmanın kıymetli faaliyetlerinden biri.

Arada bir temizleyin; kötü bir söz ağzınızdan kaçarsa İPTAL diyerek iptal çalıştırın ve iptal edin. Aslında bu kadar küçük görünen bir aktivite; yaratımda #birleşerekyükseliyoruz bilişinde çok kıymetli. Bu #farkındalık ile hem kendi geleceğimze hem de yeni nesillere açık alan bırakırız. O sesler hep yankılanmaya devam ettiği için onları söndürebilirsek etkisi muazzam OLur; mis OLur.

“Bugün kötü söz söylediysem, kendimi ve sebep olan herkesi ve her şeyi affediyorum; af diliyorum; bu sesin gücünü kapatıyorum.”
Bu örnek cümleyi her gece uyumadan söyleyin mesela… En az 1 kez de OLsa sesli söyleyin ve izin verin frekansa dönüşsün.

Dünya tarihinden bugüne yarattıklarınız için de #meditasyon yapabilir; iptal cümleleri çalıştırabilirsiniz.

Sevgi ve ışıkla…

 

24.2.21

"Kuantum Teorisi İle Şok Olmayan Kimse Onu Anlamamıştır" - Niels Bohr

Bir nesneyi bir noktadan diğer noktaya taşımak için bir araca ve yakıta ihtiyaç vardır değil mi? Yükler genelde araçlarla taşınır; bilgi kitaplarla, bilgisayar vb. araçlarla taşınır. Para transferleri artık bir çoğumuz için sanal. Ve bunların ötesinde ışık ve foton taşımacılığı ile dünyanın bambaşka yerlerindeki konser, gösteri ve maçları eşzamanlı izleyebiliyoruz. Yani nesne, madde, ses ve görüntüler çok uzaklara hatta eş zamanlı olarak taşınabiliyorsa başka neleri taşımak mümkün?

Düşüncelerimizi; duygularımızı; niyetlerimizi desem..çünkü onlar da bir enerjidir ve bizden çıktıkları anda dalga dalga evrene açılırlar. Daha önceki paylaşımlarımda ve verdiğim eğitimlerde detaylarını çokça paylaştığım gibi fiziksel ve katı bir varlık olarak görünsek de; bulgular göstermektedir ki; aslında enerji dalgalarından ibaretiz. Algıladığımız her madde ve bizler de ışığın sıkışmış bir formuyuz.
Bizler fiziksel bir oluşum değil, sadece algılanan enerjisel titreşimleriz. Ve bu kavrayış, aslında dışarıda aranacak fazla bir şey olmadığını deneyimletip, en güçlü kaynağın kendimiz olduğunu kanıtlamaya başlamıştır. İçimizdeki ışık; tanıdık geliyor mu? J #isiginihatirla

Einstein formülüne göre (E=mc2) madde enerjinin yoğunlaşmış bir biçimidir. Yani; kütlesi olan her cisim aynı zamanda enerjidir de! Var olan her şey enerjinin bir şeklidir ve aslında madde ile enerji birbirine denktir. Fiziksel bedenimiz ve çevremizde algıladığımız her fiziksel oluşum/madde birer enerji alanı olup diğer enerjilerle sürekli iç içe titreşir.
Bu birlik halinde bütün varlıklar birbirleriyle, zaman ve mekan sınırları olmadan iletişim içinde var olurlar. Yani her şey bütünün parçasıdır ve aslında yaratılmış her bir zerrenin zekası vardır ve bütünün bilgisini de taşır. Aynı şekilde bedenimizin en küçük oluşumu hücre de tüm bedenimize ait bilgileri de taşır. En içteki hücremizden, fiziksel bedenimizin en dışımızdaki enerji alanına kadar (kalbimizin kapsama alanı) her katmanda bize ait bilgiler vardır. Bu bilgilerin enerjisi gözle görülmese de hissedilebilen titreşimlerdir. Ve bu titreşimler içinde taşıdığı bilgiler ile dalga dalga evrene yayılırlar. Bu da şu anlama gelmektedir ki; dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın enerji alanı, dünyanın diğer ucuna da geçebilir. Her bilgi her yerdedir. Tıpkı dünyanın bir başka yerindeki konser ya da maçı evimizde izleyebilmemiz gibi..
Özetle, kişisel bilgilerimiz evrende – evrenin bilgisi de özümüzdedir. Varoluştan bu yana her birimizin ruhsal deneyimlerimizi de kaydettiğimizi ve bu bilgilerin de açıkta olduğunu düşünürsek; varoluştan beri var olan bütün bilgiler titreşimsel olarak evrende asılı durur. Hepsi iç içe ve birliktedirler; bir tür birlik halindedirler.

Kuantum/Enerji seanslarında da bu durumdan yararlanırız aslında. Konu; organ; mesaj; problem; kişi ile aradaki ilişki kontratı vb seansa konu olan herhangi durum ya da kişiye kodlanırsak; adeta o olur; onlar gibi konuşur ve hereket edip; ilgili mesajları aktarırız. Ve evet; bu deneyimi ancak yaşayan anlayabilir… ve tabiî ki deneyimleyenler; deneyimlemeyenlere – bilenler bilmeyenlere anlatabilir J

Kuantum düşünce tekniği seansları ile şaşırıp; dönüşüm sağlamanız için neler mümkün?

Bir de şifa konusuna bir açıklama OLsun: “şifa gönderiyorum; şifam özgür” durumlarının da özü budur. Zihnimiz her yerde var olan enerjiyi yönlendirerek iyileştirici şifa enerjisini ihtiyacı olan yere gönderir; konunun tüm özü bu aslında. Nasıl mı?
Bilinçli niyetimiz ile bir alan yaratırız ki bu çok güçlü bir araçtır. Bilincimiz belirgin bir odaklanma yaratır ve enerji bu düşünceyi izler. Ve bu enerjinin gücü yardımıyla bilinçli niyetimiz yani aslında düşüncemiz niyet ettiğimiz yöne akar. Yani aslında bizdeki şifa enerjisi (ki bu hepimizde mevcut) istediğimiz yöne yüksek bir enerji yoğunluğuyla yönlenip; niyetimizi yönelttiğimiz kişideki titreşimi artırır.
Niyetimizle alan açmak bu nedenle çok kıymetli ve destekleyicidir; tabiî ki karşımızdakinin haberi ve rızası olduğu müddetçe..
İzin alma imkanınızın olmadığı durumlarda ise; “şifam; niyetim özgür gönüllü isen alıp kullanabilirsin” diyerek şifa, pozitif-destekleyici niyet ve düşüncelerinizi serbest bırakabilirsiniz.

Şifa ve ışıkla..

22.2.21

Stres,Korkular; Kalp ve Beyin


Bruce lipton’ın bu ayki yazısını görünce bazı kısımlarını çevirip paylaşmalı demiştim ki; sevgili moralev haftasonu halletmiş bile..

Linkten ulaşabilirsiniz: https://moralev.com/2021/02/20/sevgide-bulusalim/

Konumuz aslında ‘stres’. Bugüne kadar katıldığım pek çok eğitimde; okuduğum pek çok kitapta üzerinde durulan önemli bir noktaydı ki; stres kısa bir süre için iyidir; hayatımızdaki bir tehdide hızlı bir şekilde yanıt vermemiz gerektiğinde işe yarar; ama hayatımızın stres kimyası içinde yaşamak bizim için hiç de iyi olmaz.

Kaliforniya’daki HeartMath Institute insan kalbinin anlaşılabilmesine yönelik araştırmalarında kalp-beyin iletişimini anlamamıza yardımcı olacak bulguları tespit ediyor. Mesela genellikle olumsuz bir deneyim olarak adlandırdığımız hayal kırıklığı, öfke, nefret, kıskançlık, hiddet gibi duyguları hissettiğimizde kalbimizle beynimiz arasındaki konuşmayı inceliyorlar. Ve bulguları şunu söylüyor ki; bu duyguları hissettiğimiz anlarda beynimize olumsuz deneyim yoluyla sinyal göndeririz. Bu çok pürüzlü, kaotik görünümlü bir sinyaldir. Borsada kötü geçen bir gün gibi der buna Gregg Braden J Beynimiz bu sinyali aldığında sinyale uyan kimyayı serbest bırakır. Dolayısıyla pürüzlü-kaotik bir sinyal, stres kimyasını yani yüksek seviyelerde adrenalin ve cortisol salgılar ki; aslında STRES Olarak bildiğimiz bu şey; kısa bir süre için iyidir. Hayatımızdaki bir tehdide hızlı bir şekilde yanıt vermemiz gerektiğinde işe yarar. Ama hayatımızın her gününü böyle stresli bir şekilde; bu kaotik ve pürüzlü sinyallerin yaratımları ile yaşadığımızda...
Yine Gregg Braden’ın söylemiyle: stres kimyasını yaşarken vücudumuz bir seçim yapar ve der ki; eğer bir şey o stres kimyasını yaratacak kadar önemliyse o zaman şu anda güçlü bir bağışıklık sistemine çok ihtiyacımız yok. Şu anda yaşlanma karşıtı hormonlara- ya da süper öğrenmeye de ihtiyacımız yok. Yani bunlara daha az enerji vereceğiz ve strese neden olan şey her ne ise; ona daha fazla odaklanacağız; onu çözmeye çalışacağız. Görüldüğü gibi kısa vadede bu iyi bir şey fakat hayatımızı devamlı böyle yaşadığımızda..  

Bu konuda Barış Muslu’dan duyduğum bir örneği kullanırım:
“Bilinçaltı zihnimiz ilkel tepkiler veren bir mekanizmadır ve bazen pireyi deve yaparak ilgisiz konulara ilgisiz cevaplar da verebilir. Mesela kanserin nasıl oluşabileceğine dair durumu hayvanlar dünyasından örnekleyelim:
Bir geyiğin aslandan kaçmak zorunda kaldığını düşünelim. Kaçarken geyiğin vücudunda nasıl değişiklikler olur? Kalbi kaçabilmesi için daha hızlı çarparak iç organlardaki kanı bir an önce ayaklarına pompalamaya başlar. Beyni, onun daha hızlı koşabilmesi için akciğerlerin oksijen kapasitesini geçici olarak artırmak isteyebilir. Tehlikenin çok acil olması sebebiyle çok hızlı bir şekilde ekstra akciğer hücreleri yaratabilir; ki bunlar mutasyona uğramış hücrelerdir.
Peki geyik kaçıp kurtulduğu zaman ne olur? Hızlı kalp atışı normale döner; ve akciğer de kapasite artırımı için oluşturulan yeni hücreleri yok eder.
Peki beyin hangi hücrelerin yok edilmesi gerektiğini nasıl anlar? Acaba oluşturulan hücreler normalden farklı olsaydı bu yar­dımcı olabilir miydi? Evet, aynen öyle. Oluşturulan yeni hücreler normalden farklı olduğu için beyin sadece yeni oluştu­rulan hücreleri yok eder ve her şey eski haline döner.
Yani aslında vücudumuzun tehditlerde farklı yapıda “kanser hücreleri” üretmesinin mantığı budur: tehlike bittiği zaman onları vücuttan temizleyebilmek! Çünkü onları ayrıştırması gerekir.
Örneğimize dönersek; yeyiğin beyni tehlikenin geçtiğini anlamasaydı ne olurdu? Tam da bizim travmalarımıza hayat boyu takılmamız gibi olurdu…
Geyiğin kalbi daima hızlı atardı. Ve hücre üretimi: geyiğin beyni de sınırsız şekilde hücre üretmeye devam ederdi... Bu ne olurdu? Akciğer kanseri! Tabii ki, diğer kanserlerin de buna benzer senaryoları olabilir.
Hayvanlarda daha az kanser görülmesinin en büyük sebebi, onların beyinlerinin çok daha basit, hafızalarının daha kısa vadeli, tehditlerinin bize göre çok daha ilkel ve fiziksel olması. İnsanlar gibi travmalarına yıllar boyu üzülmedikleri için süreçte takılı kalıp kanser olma olasılıkları çok daha az.”

Bruce Lipton bu durumu şöyle açıklar: bizler için sistem şöyle işler: bilgileri topladık ve diyelim ki; bilgiyi kötü olarak yorumladık; düşünce ürettik (bunu bilinçaltı zihnimiz yaratır ve buna belki geçmiş tecrübeler, belki negatif kök inançlar, belki de DNA’dan akan ata bağları bilgileri sebep olur).
Ve o kötü diye nitelendirdiğimiz düşünce ile negatifi yanitehlike duygusunu yaratılır ve o noktada stres hormonları devreye girer ki; görevleri bizi korumaktır.
Buraya bir parantez açayım: beynimizin fizyolojik olarak yegane bir amacı var; bizi hayatta tutmak. Bunu gerçekleştirmek içinse iki tane temel motivasyon mekanizması var: haz ve korku...başka bir deyişle yaptırmak ve yaptırmamak. Haz aslında türümüzün hayatta kalması için beynimizin verdiği rüşvet gibi düşünülebilir. Yemek yediğimizde, su içtiğimizde, seviştiğimizde hissettiğimiz haz mesela. Beyin içgüdüsel olarak yaşamsal minimal görevleri sürekli yapmamız için bizi güzel duygularla iyi hissettiriyor. Korkunun amacıysa bizi tehlikelere karşı korumak. Ama ikisi beraber uyarıldığında beyin hep korkuya öncelik veriyor. Çünkü haz mekanizması koruma mekanizması kadar öncelikli değil. Çünkü ihtiyaçlarımızın hiçbiri saniyelik değil. Yemek, su, sevişmek... Yani birkaç saniye, saat, gün bu ihtiyaçlar karşılanmazsa da yaşarız.
Ama dışarıdan gelen bir tehlikede saliseler bile önem kazanabilir ve işte bu yüzden koruma ve korku salma mekanizması hep çok daha önceliklidir. İki mekanizma birbiriyle çeliştiği zamansa kazanan genellikle hep korkular olur! Çünkü tehlikeler anlık gelir ve o an çözülmelidir. Tehlike sırasında ne açlığın ne de üremenin önceliği vardır!

Yani olduğunu varsaydığımız tehditin zihnimizde yarattığımız boyutuna ve aciliyetine göre stres hormonları bizi tehlikeyle başa çıkmaya hazırlar. Temel işlevlerimizden enerjiyi çekip alır, kaslara ve fiziksel duyulara yöneltir. Gerçek fiziksel tehlike olduğunda bu faydalı bir süreçtir bizi kazalardan korur, tehlikelere karşı uyanık ve atak kılar ki işlevi bu anlamda çok kıymetlidir.
Ama işte sürekli olursa..

Bir de tam tersini düşünelim; durum hakkında olumlu yorum yaptık, o zaman da rahatlama hormonları çalışır. İyi hissederiz. Beden olması gerektiği gibi çalışır, bağışıklığımız güçlenir, dinamik ve zinde kalırız. Yani kalbimizle beynimiz arasındaki sinyali eşit bir ritme kaydırıp; tutarlı bir ritim geliştirebildiğimizde tüm bu kimyamız değişir, ve bedenimiz der ki; artık aynı derecede stres kimyasına ihtiyacımız yok; artık bu kadar adrenalin ve cortisol üretmeyi bırakabiliriz. Yaşlanma karşıtı hormon üretimine geri dönelim. Gaza basalım ki bu kişi genç, sağlıklı ve canlı olsun. Bağışıklık tepkisini tetikleyelim ki; bu kişi çocuklarına bakabilsin onlarla gezebilsin. Havalimanlarında okulda işyerinde ve alışveriş merkezlerinde; istediği kadar kalabalıkların içinde bulunabilsin. Bağışıklık sistemi o kadar güçlü olsun ki; bu tür halka açık yerlerde bulunan fırsatçı mikroplara duyarlı olmasın J

Yani aslında, her şey ama her şey bizim yorumumuza bağlı. Düzensiz tutarsız sinyalden düzgün, düzenli, tutarlı sinyale geçebilmek; tüm mesele bu aslında...
Ve her şey kalbimizde yaratmayı ve deneyimlemeyi seçtiğimiz DUYGUlar ile ilgili. Pekiii duygularımızın bazında ne var? Bilinçaltımızda yer alan inançlar… Onlar düşüncelerimize alan açıp duygularımızın bazını oluşturur! Baştaki yorumuma dönüyorum: çünkü aslında beynimiz çok ilkel, otomatik ve korumacı modda çalışıyor. Kişisel gelişim; pozitif düşünce ve sözler; olumlamalar bazı konuların farkına varmak, bilinçlenmek, öğrenmek açısından çok faydalıdır; ancak, ne yazık ki duyguların temelini oluşturan inanç kalıplarının kaynağına inmedikçe; bazı sorunlar için sadece farkındalık yetemeyebilir. Çünkü beyin her zaman korkulara öncelik veriyor. Bu nedenle geçmiş travmalardaki korkuları çözmeden; ata bağı uzantılarını dönüştürmeden; güvende olduğunu hissetmeden hayattan keyif almak nörolojik olarak pek de mümkün olamayabiliyor.

Kendinizi iyi hissetmiyorsanız, mutlaka tekrarlayan düşüncelerinize bakın. Bilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne yorumlar yapıyorsunuz; nasıl duygular hissediyorsunuz ve sonuçta hangi davranışlara karar veriyorsunuz?

Ve soruyorum; bu dönüşümü nasıl yaparsınız? Bunun için neler mümkün?

Sevgi ve ışıkla,

7.2.21

🧚🏼‍♂️“Çocuklar Yaşadıklarını Öğrenirler” 🧚🏼‍♂️


Bir arkadaşım paylaştı bu şiiri benimle; çocuğunun okulundan paylaşmışlar velilerle..

Tüm anne-babalara ulaşması niyetiyle 🙌🏻

↘️

Yazarını biraz araştırdım; #DorothyLawNolte 

Los Angeles’ta dünyaya gelmiş. 20’li yaşlarının sonlarında bir hastanede hastaların sorunlarını dinleyerek tedavilerine yardımcı olmaya başlamış. Bu şiiri ise; 30 yaşında 1954 yılında yazmış. 

↘️

35 dilde çevirisi yapılan bu şiir; 

1972 yılında bebek mamaları yapan bir firma tarafından telif hakkı satın alınarak kullanılmış. Bu sayede de milyonlarca anneye ulaşmış 🙌🏻

↘️


🌀Daha fazlası için neler mümkün?


🌈Çevrenizdeki tüm anne, babalarla paylaşır mısınız? 


↘️

Derinliği OLan bu şiir bilinçaltının dinamiklerini de çok iyi anlatmakta..

Kendimizde olmayan duyguları çocuklarımıza ekme şansımız yok!

Ama kendimizde birşeyleri dönüştürdüğümüzde çocuklarımıza etkisi direkt OLuyor.

↘️

Anne - baba OLarak; önce kendimizden başlamamız çok önemli.. #isiginihatirla 

İnsanız ve Duygularımız Var..