Bruce lipton’ın bu ayki yazısını görünce bazı kısımlarını
çevirip paylaşmalı demiştim ki; sevgili moralev haftasonu halletmiş bile..
Linkten ulaşabilirsiniz: https://moralev.com/2021/02/20/sevgide-bulusalim/
Konumuz aslında ‘stres’. Bugüne kadar katıldığım pek çok
eğitimde; okuduğum pek çok kitapta üzerinde durulan önemli bir noktaydı ki;
stres kısa bir süre için iyidir; hayatımızdaki bir tehdide hızlı bir şekilde
yanıt vermemiz gerektiğinde işe yarar; ama hayatımızın stres kimyası içinde
yaşamak bizim için hiç de iyi olmaz.
Kaliforniya’daki HeartMath Institute insan kalbinin
anlaşılabilmesine yönelik araştırmalarında kalp-beyin iletişimini anlamamıza
yardımcı olacak bulguları tespit ediyor. Mesela genellikle olumsuz bir deneyim
olarak adlandırdığımız hayal kırıklığı, öfke, nefret, kıskançlık, hiddet gibi duyguları
hissettiğimizde kalbimizle beynimiz arasındaki konuşmayı inceliyorlar. Ve
bulguları şunu söylüyor ki; bu duyguları hissettiğimiz anlarda beynimize
olumsuz deneyim yoluyla sinyal göndeririz. Bu çok pürüzlü, kaotik görünümlü bir
sinyaldir. Borsada kötü geçen bir gün gibi der buna Gregg Braden J Beynimiz
bu sinyali aldığında sinyale uyan kimyayı serbest bırakır. Dolayısıyla
pürüzlü-kaotik bir sinyal, stres kimyasını yani yüksek seviyelerde adrenalin ve
cortisol salgılar ki; aslında STRES Olarak bildiğimiz bu şey; kısa bir süre
için iyidir. Hayatımızdaki bir tehdide hızlı bir şekilde yanıt vermemiz gerektiğinde
işe yarar. Ama hayatımızın her gününü böyle stresli bir şekilde; bu kaotik ve
pürüzlü sinyallerin yaratımları ile yaşadığımızda...
Yine Gregg Braden’ın söylemiyle: stres kimyasını yaşarken vücudumuz bir seçim
yapar ve der ki; eğer bir şey o stres kimyasını yaratacak kadar önemliyse o
zaman şu anda güçlü bir bağışıklık sistemine çok ihtiyacımız yok. Şu anda
yaşlanma karşıtı hormonlara- ya da süper öğrenmeye de ihtiyacımız yok. Yani
bunlara daha az enerji vereceğiz ve strese neden olan şey her ne ise; ona daha
fazla odaklanacağız; onu çözmeye çalışacağız. Görüldüğü gibi kısa vadede bu iyi
bir şey fakat hayatımızı devamlı böyle yaşadığımızda..
Bu konuda Barış Muslu’dan duyduğum bir örneği kullanırım:
“Bilinçaltı zihnimiz ilkel tepkiler veren bir mekanizmadır ve bazen pireyi deve
yaparak ilgisiz konulara ilgisiz cevaplar da verebilir. Mesela kanserin nasıl
oluşabileceğine dair durumu hayvanlar dünyasından örnekleyelim:
Bir geyiğin aslandan kaçmak zorunda kaldığını düşünelim. Kaçarken geyiğin vücudunda
nasıl değişiklikler olur? Kalbi kaçabilmesi için daha hızlı çarparak iç
organlardaki kanı bir an önce ayaklarına pompalamaya başlar. Beyni, onun daha
hızlı koşabilmesi için akciğerlerin oksijen kapasitesini geçici olarak
artırmak isteyebilir. Tehlikenin çok acil olması sebebiyle çok hızlı bir şekilde
ekstra akciğer hücreleri yaratabilir; ki bunlar mutasyona uğramış hücrelerdir.
Peki geyik kaçıp kurtulduğu zaman ne olur? Hızlı kalp atışı normale döner; ve
akciğer de kapasite artırımı için oluşturulan yeni hücreleri yok eder.
Peki beyin hangi hücrelerin yok edilmesi gerektiğini nasıl anlar? Acaba
oluşturulan hücreler normalden farklı olsaydı bu yardımcı olabilir miydi?
Evet, aynen öyle. Oluşturulan yeni hücreler normalden farklı olduğu için beyin
sadece yeni oluşturulan hücreleri yok eder ve her şey eski haline döner.
Yani aslında vücudumuzun tehditlerde farklı yapıda “kanser hücreleri”
üretmesinin mantığı budur: tehlike bittiği zaman onları vücuttan
temizleyebilmek! Çünkü onları ayrıştırması gerekir.
Örneğimize dönersek; yeyiğin beyni tehlikenin geçtiğini anlamasaydı ne
olurdu? Tam da bizim travmalarımıza hayat boyu takılmamız gibi olurdu…
Geyiğin kalbi daima hızlı atardı. Ve hücre üretimi: geyiğin beyni de sınırsız
şekilde hücre üretmeye devam ederdi... Bu ne olurdu? Akciğer kanseri! Tabii ki,
diğer kanserlerin de buna benzer senaryoları olabilir.
Hayvanlarda daha az kanser görülmesinin en büyük sebebi, onların beyinlerinin
çok daha basit, hafızalarının daha kısa vadeli, tehditlerinin bize göre çok
daha ilkel ve fiziksel olması. İnsanlar gibi travmalarına yıllar boyu
üzülmedikleri için süreçte takılı kalıp kanser olma olasılıkları çok daha az.”
Bruce Lipton bu durumu şöyle
açıklar: bizler için sistem şöyle işler: bilgileri topladık ve diyelim ki;
bilgiyi kötü olarak yorumladık; düşünce ürettik (bunu bilinçaltı zihnimiz
yaratır ve buna belki geçmiş tecrübeler, belki negatif kök inançlar,
belki de DNA’dan akan ata bağları bilgileri sebep olur).
Ve o kötü diye nitelendirdiğimiz düşünce ile negatifi yanitehlike duygusunu
yaratılır ve o noktada stres hormonları devreye girer ki; görevleri bizi
korumaktır.
Buraya bir parantez açayım: beynimizin fizyolojik olarak yegane bir amacı var;
bizi hayatta tutmak. Bunu gerçekleştirmek içinse iki tane temel motivasyon
mekanizması var: haz ve korku...başka bir deyişle yaptırmak ve yaptırmamak. Haz
aslında türümüzün hayatta kalması için beynimizin verdiği rüşvet gibi
düşünülebilir. Yemek yediğimizde, su içtiğimizde, seviştiğimizde
hissettiğimiz haz mesela. Beyin içgüdüsel olarak yaşamsal minimal görevleri
sürekli yapmamız için bizi güzel duygularla iyi hissettiriyor. Korkunun
amacıysa bizi tehlikelere karşı korumak. Ama ikisi beraber uyarıldığında beyin
hep korkuya öncelik veriyor. Çünkü haz mekanizması koruma mekanizması kadar
öncelikli değil. Çünkü ihtiyaçlarımızın hiçbiri saniyelik değil. Yemek, su,
sevişmek... Yani birkaç saniye, saat, gün bu ihtiyaçlar karşılanmazsa da yaşarız.
Ama dışarıdan gelen bir tehlikede saliseler bile önem kazanabilir ve işte bu
yüzden koruma ve korku salma mekanizması hep çok daha önceliklidir. İki
mekanizma birbiriyle çeliştiği zamansa kazanan genellikle hep korkular olur!
Çünkü tehlikeler anlık gelir ve o an çözülmelidir. Tehlike sırasında ne
açlığın ne de üremenin önceliği vardır!
Yani olduğunu varsaydığımız tehditin zihnimizde yarattığımız boyutuna ve
aciliyetine göre stres hormonları bizi tehlikeyle başa çıkmaya hazırlar. Temel
işlevlerimizden enerjiyi çekip alır, kaslara ve fiziksel duyulara yöneltir.
Gerçek fiziksel tehlike olduğunda bu faydalı bir süreçtir bizi kazalardan
korur, tehlikelere karşı uyanık ve atak kılar ki işlevi bu anlamda çok
kıymetlidir.
Ama işte sürekli olursa..
Bir de tam tersini düşünelim; durum hakkında olumlu yorum
yaptık, o zaman da rahatlama hormonları çalışır. İyi hissederiz. Beden olması
gerektiği gibi çalışır, bağışıklığımız güçlenir, dinamik ve zinde kalırız. Yani
kalbimizle beynimiz arasındaki sinyali eşit bir ritme kaydırıp; tutarlı bir
ritim geliştirebildiğimizde tüm bu kimyamız değişir, ve bedenimiz der ki; artık
aynı derecede stres kimyasına ihtiyacımız yok; artık bu kadar adrenalin ve
cortisol üretmeyi bırakabiliriz. Yaşlanma karşıtı hormon üretimine geri
dönelim. Gaza basalım ki bu kişi genç, sağlıklı ve canlı olsun. Bağışıklık
tepkisini tetikleyelim ki; bu kişi çocuklarına bakabilsin onlarla gezebilsin.
Havalimanlarında okulda işyerinde ve alışveriş merkezlerinde; istediği kadar
kalabalıkların içinde bulunabilsin. Bağışıklık sistemi o kadar güçlü olsun ki;
bu tür halka açık yerlerde bulunan fırsatçı mikroplara duyarlı olmasın J
Yani aslında, her şey ama her şey bizim yorumumuza bağlı. Düzensiz tutarsız sinyalden düzgün, düzenli, tutarlı
sinyale geçebilmek; tüm mesele bu aslında...
Ve her şey kalbimizde yaratmayı ve deneyimlemeyi seçtiğimiz DUYGUlar ile
ilgili. Pekiii duygularımızın bazında ne var? Bilinçaltımızda yer alan
inançlar… Onlar düşüncelerimize alan açıp duygularımızın bazını oluşturur!
Baştaki yorumuma dönüyorum: çünkü aslında beynimiz çok ilkel, otomatik ve
korumacı modda çalışıyor. Kişisel gelişim; pozitif düşünce ve sözler;
olumlamalar bazı konuların farkına varmak, bilinçlenmek, öğrenmek açısından
çok faydalıdır; ancak, ne yazık ki duyguların temelini oluşturan inanç
kalıplarının kaynağına inmedikçe; bazı sorunlar için sadece farkındalık
yetemeyebilir. Çünkü beyin her zaman korkulara öncelik veriyor. Bu nedenle geçmiş
travmalardaki korkuları çözmeden; ata bağı uzantılarını dönüştürmeden; güvende
olduğunu hissetmeden hayattan keyif almak nörolojik olarak pek de mümkün
olamayabiliyor.
Kendinizi iyi hissetmiyorsanız, mutlaka tekrarlayan düşüncelerinize
bakın. Bilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne yorumlar yapıyorsunuz; nasıl
duygular hissediyorsunuz ve sonuçta hangi davranışlara karar veriyorsunuz?
Ve soruyorum; bu dönüşümü nasıl yaparsınız? Bunun için neler
mümkün?
Sevgi ve ışıkla,