25.10.26

Ödül İçin Değil, Doğru Olduğu İçin: Ahlakın, İnancın ve İnsan Olmanın Psikolojisi

İnsan neden iyi olmalı?


Bu soruyu sorduğumuzda çoğu zaman önümüze hazır cevaplar çıkar. İyi olmalıyız çünkü iyilik sevaptır. Çünkü kötülüğün bir cezası vardır. Çünkü yaptıklarımızın karşılığını bir gün mutlaka alırız. Çünkü hayatın sonunda herkes hak ettiğini bulacaktır.


Peki ya bunların hiçbirine inanmıyorsak?


Ya ölümden sonra bir hayat olduğuna, yaptıklarımızın başka bir dünyada ödüllendirileceğine veya cezalandırılacağına inanmıyorsak?

Ya cennetin ve cehennemin ölümden sonra gidilecek yerler değil, insanın bu dünyada kurduğu hayatın ve ilişkilerin içinde anlam kazandığını düşünüyorsak?


O zaman neden dürüst olalım? Neden adil davranalım? Neden başkasının acısını önemseyelim? Neden kimse görmediğinde de doğru olanı yapalım?


Belki de bu soruların en dürüst cevabı şudur: Çünkü iyilik, sonunda kazanacağımız bir ödülün aracı olmak zorunda değildir. Çünkü bazı şeyler, karşılığında bir şey elde edeceğimiz için değil, kendi başlarına değerli oldukları için yapılır.


Bu düşünce, yalnızca dinî inançla ilgili bir tartışma değildir. Aynı zamanda insanın ahlaki gelişimi, psikolojik olgunluğu, özgür iradesi, anlam arayışı ve kendisiyle kurduğu ilişki hakkında temel bir sorudur.


…


Ahlak bir yatırım mı, yoksa bir yaşam biçimi mi?


Gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız bir düşünce biçimi vardır: İyilik yaparsan iyilik bulursun. Dürüst olursan kazanırsın. Sabredersen ödüllendirilirsin. Bugün fedakârlık yaparsan yarın karşılığını alırsın.


Bu düşünceler bazen insanı motive edebilir. Özellikle haksızlığa uğramış, hayatında güçsüz hissetmiş veya geleceğe ilişkin umudunu korumaya ihtiyaç duyan biri için, iyiliğin eninde sonunda karşılık bulacağına inanmak psikolojik açıdan rahatlatıcı olabilir.


Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken bir nokta var: İyiliğin karşılık bulacağına inanmakla, iyiliği karşılık almak için yapmak aynı şey değildir.


Bir insan başkasına yardım ettiğinde bunun kendisine bir gün geri döneceğini düşünebilir. Başka bir insan ise karşısındaki kişinin acısını gördüğü, bu acının azaltılmaya değer olduğunu düşündüğü ve yapabileceği bir şey olduğu için yardım eder.


Her iki durumda da yardım gerçekleşebilir. Fakat kişinin davranışını anlamlandırma biçimi farklıdır.


İlk yaklaşımda iyilik, gelecekteki bir kazancın aracı olabilir. İkincisinde ise iyilik, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin doğal bir parçasıdır.


Psikoloji açısından bu ayrım, dışsal motivasyon ile içsel motivasyon arasındaki farkı düşündürür. Elbette bu kavramları birbirinden tamamen ayrı kutular olarak ele alamayız. İnsan davranışları çoğunlukla birden fazla motivasyonun birleşiminden oluşur. Yine de bir davranışın ödül, ceza veya toplumsal onay beklentisiyle yapılmasıyla, kişinin o davranışı kendi değerleriyle uyumlu bulduğu için yapması arasında önemli bir fark vardır.


Örneğin bir insan, cezalandırılmaktan korktuğu için yalan söylemeyebilir. Bir başkası ise yalanın karşısındaki insanın gerçekliğiyle kurduğu ilişkiyi bozduğunu düşündüğü için yalan söylememeyi seçebilir.


İlk insanın davranışını düzenleyen temel unsur, dışarıdan gelecek bir sonuçtur. İkinci insan ise davranışının nedenini anlamlandırmaya çalışır ve kendi sorumluluğunu üstlenir.


Buradan hareketle şu soruyu sorabiliriz: Hiç kimsenin bizi görmediği, yaptıklarımızın hiçbir ödül veya ceza getirmeyeceği bir durumda nasıl davranırız?


Bu soru, ahlakın yalnızca kurallara uymakla ilgili olmadığını gösterir. Aynı zamanda insanın kendi değerleriyle kurduğu ilişkiyle ilgilidir.


Çünkü ahlaki olgunluk, yalnızca doğru davranışı bilmek değil, neden doğru olduğunu anlayabilmek ve bu anlayış doğrultusunda seçim yapabilmektir.


…


İnsan neden iyi olmalı? Cennet ve cehennem olmadan ahlak mümkün mü?


İnsanlık tarihinin en eski sorularından biri budur. Ahlakın bir otoriteye, kutsal bir buyruğa veya ölümden sonraki bir karşılığa ihtiyacı var mıdır?


Bu soruya farklı felsefi ve dinî gelenekler farklı yanıtlar vermiştir. Bazı yaklaşımlar ahlaki yükümlülükleri Tanrı'nın emirleriyle ilişkilendirir. Bazıları ise ahlakı akıl, erdem, insan onuru, karşılıklılık, merhamet veya toplumsal yaşamın gereklilikleri üzerinden temellendirir.


Dolayısıyla ahlakın yalnızca dinî inançla mümkün olduğunu söylemek, felsefe ve psikoloji açısından savunulması gereken, tartışmalı bir iddiadır.


İnsanların neden ahlaki davrandığını anlamak için gündelik hayatın kendisine bakmak yeterlidir.


Bir çocuğun korktuğu zaman yanında durmak için ahiret inancına ihtiyaç duymayız. Bir insanın haksızlığa uğradığını gördüğümüzde adaletsizliğe itiraz etmek için mutlaka ödüllendirileceğimize inanmamız gerekmez. Birinin acısını azaltmak için onun acısının gerçek olduğunu ve önem taşıdığını anlamamız yeterli olabilir.


İnsanların empati kurma, başkalarının niyetlerini anlama, iş birliği yapma ve adaletsizliğe tepki gösterme kapasiteleri vardır. Bu kapasiteler biyolojik yatkınlıklarımızdan, erken dönem ilişkilerimizden, toplumsal deneyimlerimizden ve kültürel öğrenme süreçlerimizden etkilenir.


Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir davranışın biyolojik ve psikolojik temellerinin bulunması, onun ahlaki açıdan doğru olduğunu tek başına kanıtlamaz. Biyolojimiz bize hem iş birliği hem rekabet, hem şefkat hem de saldırganlık kapasitesi sunabilir. Hangi davranışları geliştirdiğimiz, hangi değerleri benimsediğimiz ve başkalarına karşı nasıl sorumluluk aldığımız da önemlidir.


Ahlakın kaynağına ilişkin bütün tartışmaları tek bir cümleyle çözmek mümkün değildir. Fakat şu söylenebilir: İnsan, ölümden sonra bir ödül veya ceza olacağına inanmadan da ahlaki nedenler geliştirebilir.


Çünkü bir davranışın doğru veya yanlış oluşu, yalnızca o davranışın sonunda ne kazanacağımızla ilgili değildir. Başkalarına ne yaptığı, hangi hakları ihlal ettiği, hangi acıları önlediği ve nasıl bir ilişki biçimi oluşturduğu da önemlidir.


Bir çocuğu istismardan korumak, bir insanın hakkını savunmak veya güçsüz birine zarar vermemek, yalnızca gelecekte ödüllendirileceğimiz için anlamlı değildir. Bunlar, insan hayatının ve insan onurunun değerine ilişkin düşüncelerimizle de temellendirilebilir.


Belki de asıl mesele, insanın iyi olmak için bir karşılığa ihtiyacı olup olmadığı değil, iyiliğin kendisini bir değer olarak kavrayıp kavrayamadığıdır.


…


Cennet ve cehennemi bu dünyada düşünmek


Cennet ve cehennemi yalnızca ölümden sonra gidilecek yerler olarak değil, insanın bu dünyada kurduğu ilişkiler ve yaşadığı psikolojik durumlar üzerinden de düşünebiliriz.


Bir insanın hayatı boyunca sürekli korku içinde yaşadığını düşünelim. Başkalarına güvenemiyor, kaybetmekten korkuyor, her ilişkide bir tehdit arıyor ve kendi değerini sürekli başkalarının onayıyla ölçüyor. Sahip olduğu şeyler ne kadar artarsa artsın, içindeki eksiklik hissi ortadan kalkmıyor.


Başka bir insan ise hayatın bütün zorluklarına rağmen daha dürüst ilişkiler kurmaya, kendisini tanımaya, sınırlarını korumaya ve başkalarının varlığına saygı duymaya çalışıyor.


Bu iki insanın deneyimlediği hayat, yalnızca dış koşullardan değil, kurdukları ilişkilerden ve geliştirdikleri davranış örüntülerinden de etkilenir.


Psikolojide insanın iyi oluşunu yalnızca haz veya mutluluk üzerinden değerlendirmeyiz. Kişinin hayatında anlam bulması, özerklik geliştirmesi, başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurması ve değerleriyle uyumlu yaşayabilmesi de önemlidir.


Bu açıdan bakıldığında insan, kendi davranışlarıyla hem kendisinin hem de başkalarının yaşadığı dünyanın niteliğine katkıda bulunur.


Yalan, güvensizliği besleyebilir. Sürekli aşağılama, ilişkileri zedeleyebilir. İktidarın kötüye kullanılması, insanların kendilerini güvende hissetmelerini engelleyebilir.


Buna karşılık dürüstlük, güvenin oluşmasına yardımcı olabilir. Adalet, insanların haklarının korunmasını sağlayabilir. Şefkat, acının paylaşılmasına ve ilişkilerin güçlenmesine katkıda bulunabilir.


Bunlar cennet ve cehennemin bilimsel tanımları değildir. Bu kavramları, insanın yaşadığı psikolojik ve toplumsal gerçekliği anlamak için kullanılan birer benzetme olarak düşünmek daha doğru olur.


Üstelik bu bakış açısı, dünyadaki her acıyı kişinin kendi seçimlerine bağlamaz. İyi insanlar hastalanabilir, haksızlığa uğrayabilir, yoksulluk çekebilir ve büyük kayıplar yaşayabilir. Kötü davranan insanlar ise bazen hiçbir görünür bedel ödemeden yaşayabilir.


Dolayısıyla dünyadaki mutluluk, kişinin ne kadar erdemli olduğunun güvenilir bir ölçüsü değildir.


Ama insanın davranışlarının başkalarının hayatını etkilediği de bir gerçektir. Bir insanın yaşadığı acıyı ortadan kaldıramasak bile onu artırmamayı seçebiliriz. Her adaletsizliği tek başımıza düzeltemesek bile kendi gücümüzü adaletsizlik üretmek için kullanmamayı tercih edebiliriz.


Belki de dünyayı daha yaşanabilir kılmak, tam olarak bu sorumluluğu üstlenmekle başlar.


…


Ahirete yatırım düşüncesi ve ahlakın muhasebeye dönüşmesi


Dinin bazı yorumlarında insan hayatı, gelecekte elde edilecek bir karşılığın hazırlığı olarak ele alınır. Bugün yapılan iyilikler, verilen sadakalar, tutulan oruçlar ve yerine getirilen ibadetler, ahirette kazanılacak ödüllerle ilişkilendirilir.


Bu yaklaşımın inanan insanlar için anlamlı ve motive edici olabilecek yönleri vardır. İnsanın davranışlarını uzun vadeli bir ahlaki sorumluluk içinde değerlendirmesine yardımcı olabilir. Kısa vadeli çıkarlarından vazgeçmesini sağlayabilir. Güç sahibi insanların da hesap vereceği düşüncesi, ahlaki bir sınır oluşturabilir.


Ancak bu anlayışın farklı bir biçime dönüşme ihtimali de vardır.


İnsan, yaptığı iyilikleri biriktirdiği puanlar gibi görmeye başlayabilir. Bir davranışın değerini, kime nasıl fayda sağladığından çok, kendisine ne kadar ödül kazandıracağı üzerinden değerlendirebilir.


Bu durumda ahlak, bir tür manevi muhasebeye dönüşebilir.


Sadaka, bir insanın ihtiyacını gidermekten çok kişinin kendi geleceğini güvence altına almasının aracı hâline gelebilir. Oruç, kişinin arzularını anlamasına ve özdenetim geliştirmesine yardımcı olmak yerine yalnızca yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüğe dönüşebilir. Bir ibadetin anlamı, insanın karakterinde veya ilişkilerinde neye karşılık geldiğinden bağımsız olarak, elde edilecek ödül üzerinden tanımlanabilir.


Burada ibadetlerin bütün anlamını böyle bir muhasebeye indirgemek doğru olmaz. Aynı uygulama, farklı insanlar için farklı anlamlar taşıyabilir. Bir insan sadakayı sevap kazanmak için verebilir; başka biri ise inancını, dayanışma sorumluluğunun bir ifadesi olarak yaşayabilir. Bir insanın motivasyonu da zaman içinde değişebilir.


Psikolojik açıdan asıl soru, bir davranışın ne kadar sık yapıldığı kadar, o davranışın kişinin değerleriyle nasıl ilişkilendiğidir.


Bir insan yardım ederken yalnızca ödül kazanmayı düşünüyorsa, bu durum yardımın alıcıya sağladığı faydayı ortadan kaldırmaz. Fakat kişinin ahlaki gelişimi açısından daha derin bir soru ortaya çıkar: Başkasının iyiliği benim için gerçekten önemli mi, yoksa onun iyiliğini kendi kazancımın bir aracı olarak mı görüyorum?


Bu iki motivasyon her zaman birbirini dışlamaz. İnsan hem kendisi için anlamlı bir şey yapabilir hem de başkasına gerçek bir fayda sağlayabilir.


Yine de iyiliği yalnızca ödül üzerinden değerlendirmek, insanın başkasını kendi amaçları için kullanması riskini taşır.


Çünkü ahlaki ilişkinin merkezinde yalnızca iyiliği yapan kişi ve onun kazanacağı ödül değil, iyiliğin yöneldiği insan da bulunmalıdır.


…


İnancın biyolojisi: İnsan neden görünmeyen bir adalete ihtiyaç duyar?


İnsan, ölümünün farkında olan ve hayatındaki olaylara anlam vermeye çalışan bir canlıdır. Sevdiği insanları kaybeder, haksızlıklarla karşılaşır, kontrol edemediği durumlarda yaşar ve bazen bütün çabalarına rağmen istediği sonuçlara ulaşamaz.


Böyle bir dünyada insanın adalet, anlam ve süreklilik araması şaşırtıcı değildir.


Bir kötülük yapan kişinin cezalandırılmadığını görmek, insanın adalet duygusunu yaralayabilir. İyilik yapan birinin acı çektiğini görmek, dünyanın nasıl bir yer olduğu konusunda soru işaretleri yaratabilir. Ölüm düşüncesi ise sevginin, emeğin ve kişisel varoluşun bir gün sona erecek olmasıyla yüzleşmemizi gerektirir.


Ahiret inancı, bu sorulara bir çerçeve sunabilir. Hiçbir haksızlığın nihai olarak karşılıksız kalmayacağı, hayatın ölümle tamamen sona ermeyeceği ve insanın yaptıklarının daha büyük bir düzen içinde anlam taşıdığı düşüncesi, bazı insanlar için güçlü bir psikolojik dayanak oluşturabilir.


Fakat bir inancın insana psikolojik olarak iyi gelmesi, onun doğru olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde bir inancın psikolojik veya biyolojik işlevlerini açıklayabilmek de onun yanlış olduğunu göstermez.


Burada iki ayrı soru vardır: İnsan neden bir şeye inanır ve inandığı şey doğru mudur?


Bu soruları birbirine karıştırmamak gerekir.


İnsan zihninin anlam arama, örüntüler bulma, belirsizliği azaltma ve toplumsal bağlar kurma eğilimleri vardır. Dinî inançlar bazı durumlarda bu ihtiyaçlarla ilişkilendirilebilir. Ancak dinin ortaya çıkışını veya devamlılığını tek bir psikolojik mekanizmayla açıklamak mümkün değildir. İnanç, kültürel, tarihsel, toplumsal, bireysel ve felsefi birçok unsurun etkileşimiyle şekillenir.


Benzer biçimde, insanın ahlaki davranışları da yalnızca biyolojinin ürünü değildir. Empati, vicdan, toplumsal öğrenme, akıl yürütme ve kültürel normlar birlikte rol oynar.


Burada önemli olan, insanın biyolojik eğilimlerini fark ederek kendi davranışları üzerinde düşünme kapasitesidir.


Kıskançlık hissedebiliriz ama kıskançlığımız nedeniyle başkasına zarar vermek zorunda değiliz. Öfke duyabiliriz ama öfkemizi şiddete dönüştürmek zorunda değiliz. Kendi çıkarımızı öncelemek isteyebiliriz ama her durumda başkasının hakkını görmezden gelmek zorunda değiliz.


İnsan olmak, yalnızca dürtülere sahip olmak değil, dürtülerimizle ne yapacağımız üzerine düşünebilmektir.


Bu nedenle ahlaki yaşamı, biyolojinin ortadan kaldırılması olarak değil, insanın kendi eğilimlerini fark ederek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmesi olarak düşünebiliriz.


….


Dünyada adalet yoksa neden adil olalım?


Bu sorunun içinde önemli bir yanılgı ihtimali vardır: Eğer dünya adil değilse, adaletli davranmanın bir anlamı kalmaz.


Oysa dünyanın adil olmadığını görmek, adaletin gereksiz olduğunu değil, tam tersine neden gerekli olduğunu gösterebilir.


Bir insanın haksızlığa uğraması, ona yapılan haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir suçlunun cezalandırılmaması, davranışının sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Güçlü birinin hesap vermemesi, onun diğer insanlardan daha fazla hakka sahip olduğu anlamına gelmez.


Adalet yalnızca suç işleyenin cezalandırılması değildir. İnsanların haklarının korunması, ihtiyaçlarının dikkate alınması, gücün sınırlandırılması ve herkesin ahlaki açıdan değerli olduğunun kabul edilmesi de adaletin parçalarıdır.


Burada bir başka önemli ayrım vardır: Ahlaklı davranmakla ahlaklı davranmanın ödüllendirileceğine inanmak aynı şey değildir.


Bir insan yalnızca cezalandırılmaktan korktuğu için başkasına zarar vermiyorsa, davranışını dışsal bir yaptırım düzenliyor demektir. Peki hiçbir ceza olmayacağını bilseydi ne yapardı?


Bu soru, ahlaki özerkliğin önemini ortaya koyar.


Ahlaki özerklik, kişinin her zaman doğru karar vereceği anlamına gelmez. Kendi kararlarını sorgulayabilmesi, davranışlarının gerekçelerini anlayabilmesi ve sonuçlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi anlamına gelir.


Bir insan, yaptığı şeyin başkasına zarar verdiğini anladığı için davranışını değiştirebilir. Bir haksızlığın yanlış olduğunu düşündüğü için kendi çıkarından vazgeçebilir. Bir insanın hakkını savunabilir, çünkü o insanın hakkının korunması gerektiğine inanır.


Bu yaklaşımda adalet, yalnızca gelecekte alınacak bir karşılığın güvencesi değildir. Bugün kurduğumuz ilişkilerin ve oluşturduğumuz toplumsal düzenin niteliğidir.


Dünyada adaletin eksik olması, ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Bize, adaletin kendiliğinden ortaya çıkmadığını hatırlatır.


…


Erdemli olmak, her zaman iyi hissetmek değildir


Erdemli bir hayatı romantikleştirmemek gerekir.


Dürüst olmak bazen kaybetmek demektir. Adaleti savunmak bazen yalnız kalmak demektir. Bir başkasının hakkını korumak, kendi çıkarlarımızdan vazgeçmeyi gerektirebilir. Merhametli olmak, başkasının acısıyla karşılaşmanın getirdiği duygusal yükü taşımak anlamına gelebilir.


Dolayısıyla erdemli davranışın değerini yalnızca insana huzur vermesi üzerinden açıklayamayız.


Ayrıca her fedakârlık erdem değildir. Kendi sınırlarını sürekli ihlal etmek, başkalarının bütün sorumluluklarını üstlenmek veya kendine zarar vermeyi ahlaki bir zorunluluk olarak görmek de sağlıklı bir ahlak anlayışının parçası değildir.


Kendine saygı duymakla başkalarına saygı duymak birbirinin karşıtı değildir. Sınır koymak, gerektiğinde hayır demek ve haksızlığa uğradığında kendini savunmak da ahlaki yaşamın parçalarıdır.


Psikolojik olgunluk, kişinin başkalarının ihtiyaçlarını önemserken kendi ihtiyaçlarını da yok saymamasını gerektirir.


Bu nedenle erdemli olmak, herkesi memnun etmek veya her durumda kendinden vazgeçmek değildir. Bazen iyilik, yardım etmek; bazen zarar vermeyi durdurmak; bazen sorumluluk almak; bazen de bir davranışın yanlış olduğunu açıkça söylemektir.


Erdem, hazır bir davranış listesini sorgulamadan uygulamak yerine, somut durumlarda hangi davranışın neden doğru olduğunu düşünmeyi gerektirir.


Bu da ahlakı bir kurallar toplamından çıkarıp yaşayan bir sorumluluk biçimine dönüştürür.


…


Ahlaki olgunluk: Ödüle ihtiyaç duymadan değerlerine bağlı kalabilmek


Psikolojik gelişim açısından insanın davranışlarını neden yaptığı, yaptığı şeyin kendisi kadar önemlidir.


Çocukluk döneminde kurallar çoğunlukla dışarıdan gelir. Çocuk, bazı davranışların yasak olduğunu, bazı davranışların ödüllendirildiğini öğrenir. Zaman içinde toplumsal kuralları anlamlandırabilir, başkalarının bakış açısını geliştirebilir ve kendi değerlerini oluşturabilir.


Ancak ahlaki gelişim, bütün insanların aynı biçimde ilerlediği, doğrusal ve kesin aşamalardan oluşan basit bir süreç değildir. Yetişkinler de ödül, ceza, onay ve aidiyet ihtiyacından etkilenebilir. İnsan, bir konuda bağımsız düşünürken başka bir konuda dışsal otoriteye ihtiyaç duyabilir.


Yine de psikolojik açıdan önemli bir hedef, insanın davranışlarını kendi değerleriyle daha tutarlı hâle getirebilmesidir.


Bir insan dürüstlüğü seçtiğinde bunun kendisine mutlaka kazanç sağlayacağını bilmeyebilir. Hatta bazen kaybedeceğini tahmin edebilir. Buna rağmen dürüst davranabilir, çünkü dürüstlük onun nasıl bir insan olmak istediğiyle ilişkilidir.


Bir insan adaletli davrandığında her zaman teşekkür edilmeyebilir. Başkaları onun davranışını fark etmeyebilir. Bazen iyi niyeti yanlış anlaşılabilir.


Ama kişi davranışının gerekçesini anlayabiliyor, sonuçlarını değerlendirebiliyor ve sorumluluğunu üstlenebiliyorsa, yaptığı şey yalnızca dışarıdan gelen bir buyruğa uyma davranışı değildir.


Burada ahlaki olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesiyle de ilgili değildir.


Tam tersine, kendi yanılabilirliğini kabul etmek, hata yaptığında bunu görebilmek, zarar verdiğinde sorumluluk üstlenmek ve gerektiğinde davranışını değiştirmek de ahlaki gelişimin önemli parçalarıdır.


Kendi değerlerine bağlı olmak, hiçbir zaman hata yapmamak değildir. Hatalarını kendi lehine açıklamalarla örtmek yerine, onlarla yüzleşebilmektir.


Belki de insanın kendisine sorabileceği en önemli sorulardan biri şudur: Ben gerçekten doğru olanı mı yapmaya çalışıyorum, yoksa kendimi doğru biri olarak görmeye mi ihtiyaç duyuyorum?


Çünkü bazen ahlak, başkasına iyilik yapmak kadar kendi ahlaki imajımızı sorgulamayı da gerektirir.


…


İyiliğin kendisi bir karşılık olabilir mi?


Burada ince bir noktaya geliyoruz.


Bir insanın iyi davranmasının karşılığında mutluluk hissetmesi, iyiliği mutlaka bir çıkar ilişkisine dönüştürmez. Yardım ettiğimizde kendimizi iyi hissetmemiz, yaptığımız yardımın değerini ortadan kaldırmaz. Dürüst yaşamanın iç huzuru sağlaması da dürüstlüğün yalnızca bu huzuru elde etmek için yapıldığı anlamına gelmez.


Sorun, davranışın olumlu sonuçlar doğurması değil, bu sonuçların davranışın tek gerekçesi hâline gelmesidir.


Örneğin bir insan başkasına yardım ederken hem onun hayatının iyileşmesini isteyebilir hem de kendisini daha anlamlı hissedebilir. Bu iki durum birbiriyle çelişmez.


Fakat yardım ettiği insanın ihtiyacını, kendi iyi hissetme arzusunun gerisine koymaya başladığında bir sorun ortaya çıkar. Yardımın gerçekten gerekli olup olmadığını değil, kendisine nasıl hissettireceğini önemsemeye başladığında davranışın ahlaki niteliğini yeniden değerlendirmek gerekir.


Bu yüzden belki de en önemli ayrım, iyiliğin insana hiçbir şey kazandırmaması gerektiği değildir.


İyilik, insana anlam, yakınlık, huzur ve özsaygı kazandırabilir. Ama bunları kazanmak için başkasını bir araca dönüştürmek zorunda değildir.


İnsan, iyiliğin kendisine iyi gelmesini kabul edebilir. Ancak yaptığı iyiliğin değerini yalnızca kendisine ne kazandırdığıyla ölçmek zorunda değildir.


Burada karşılık beklememek, yapılan şeyin hiçbir sonucu olmamasını istemek anlamına gelmez. İyilik yaptığımız insanın iyileşmesini, adaletin gerçekleşmesini ve ilişkilerin daha sağlıklı hâle gelmesini elbette isteriz.


Karşılık beklememek, bütün bu sonuçların mutlaka bizim lehimize olması gerektiği düşüncesinden vazgeçmektir.


İnsan bazen doğru olanı yapar ve bunun sonucunda kaybeder. Bazen verdiği emek görünmez. Bazen yaptığı iyilik unutulur.


Buna rağmen yaptığı şeyin değerini bütünüyle kaybetmediğini düşünebilir. Çünkü değer, yalnızca elde edilen sonuçtan değil, davranışın gerekçesinden ve başka bir insanın hayatında yarattığı gerçek etkiden de gelir.


…


Sonuç: İnsan olmak, nasıl bir dünya kurduğumuzla ilgilidir


Cennet ve cehennemin ölümden sonra var olduğuna inanmamak, insanın hayatını anlamsızlaştırmak zorunda değildir. Aynı şekilde ahirete inanmak da insanı zorunlu olarak ödül ve ceza hesabıyla yaşamaya mahkûm etmez.


Asıl mesele, insanın kendi ahlakını nasıl anladığı ve yaşadığıdır.


İyiliği yalnızca bir ödülün aracı olarak gören insan, davranışlarını gelecekte elde edeceği karşılık üzerinden değerlendirebilir.

İyiliği kendi başına değerli gören insan ise yaptığı şeyin bu dünyada neye karşılık geldiğini, kime dokunduğunu ve nasıl bir yaşam biçimi oluşturduğunu düşünür.


Bu ikinci yaklaşım, insanın kendisini bir ödül sisteminin katılımcısı olarak değil, kendi davranışlarının sorumluluğunu taşıyan bir özne olarak görmesini gerektirir.


Böyle bir insan, dünyanın her zaman adil olmadığını bilir. İyiliğin her zaman ödüllendirilmediğini, kötülüğün her zaman cezalandırılmadığını ve hayatın bütün hesapları kapatan kusursuz bir düzene sahip olmadığını kabul edebilir.


Fakat bu kabul, onu ahlaktan vazgeçmeye götürmez.


Çünkü adaletin gerçekleşmemesi, adaletin değerini ortadan kaldırmaz. Bir insanın acı çekmesi, o acının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bir davranışın ödüllendirilmemesi, o davranışın anlamını bütünüyle yok etmez.


İnsan, dünyanın nasıl bir yer olduğunu gördükten sonra bu dünyaya nasıl katkıda bulunacağına karar verebilir.


Belki de erdemli yaşamak tam olarak budur: Dünyanın bize ne vereceğine dair bir garanti aramadan, bizim bu dünyada neyi çoğaltmak istediğimize karar vermek.


Daha fazla korku mu, daha fazla güven mi? Daha fazla haksızlık mı, daha fazla adalet mi? Daha fazla acı mı, acıyı azaltmak için daha fazla çaba mı?


Bu soruların cevapları, yalnızca bireysel karakterimizi değil, birlikte yaşadığımız dünyanın niteliğini de belirler.


Ve belki de cennet ile cehennemi bu dünyada düşünmenin en anlamlı yolu budur: İnsanların hayatlarını daha yaşanabilir veya daha katlanılmaz hâle getiren davranışların sorumluluğunu görmek.


Bu, dünyanın bütün sorunlarını bireysel iyilikle çözebileceğimiz anlamına gelmez. Adalet için kurumlara, toplumsal dayanışmaya, hakların korunmasına ve güç ilişkilerinin sorgulanmasına da ihtiyaç vardır. Ancak bunların hiçbiri, bireysel sorumluluğun önemini ortadan kaldırmaz.


Sonuçta insan, yalnızca kendisine yapılanların ürünü değildir. Aynı zamanda yaptıklarıyla, seçimleriyle ve başkalarına karşı aldığı tavırla da dünyayı şekillendirir.


İyiliği ödül için değil, doğru olduğu için seçmek bu nedenle önemlidir.


Çünkü bazen bir insanın hayatındaki en değerli karar, kendisine ne kazandıracağını bilmediği hâlde doğru olanı yapmayı seçmesidir.


Böyle bir seçim, insanın kendi hayatına verdiği anlamla ilgilidir. Başkasının hayatını kendi çıkarının ötesinde görebilmesiyle ilgilidir. Ve insanın, bütün belirsizliklere rağmen, nasıl bir dünyada yaşamak istediği sorusuna verdiği cevapla ilgilidir.


Belki de asıl mesele, ölümden sonra bizi neyin beklediğini bilmek değil; henüz hayattayken birbirimize ne yaptığımızdır.


Çünkü bir insanın acısı, onu hangi inançla açıkladığımızdan bağımsız olarak gerçektir. Bir insanın hakkı, onu savunduğumuzda kazanacağımız ödülden bağımsız olarak önemlidir. Ve bir davranışın ahlaki değeri, her zaman bize geri dönüp dönmeyeceğiyle ölçülemez.


İyilik, bazen karşılığını alacağımız için değil, karşılıksız kaldığında bile değerinden bir şey kaybetmediğini düşündüğümüz için anlamlıdır.


Belki de insanın ahlaki özgürlüğü, iyiliği bir gün ödüllendirileceği için değil, iyiliğin kendisini değerli bulduğu için seçebildiği yerde başlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder