28.10.26

Çağın Tükenmişliği Üzerine Psikolojik ve Toplumsal Bir Okuma

“I Wish I Could Go Back to These Days”: “ Keşke o günlere geri dönebilsem ”

Belki de bugün geçmişi özlerken yalnızca gençliğimizi değil, geleceğin hâlâ mümkün olduğuna inandığımız günleri özlüyoruz.

Geçenlerde Rudimental’ın These Days şarkısını dinliyordum. Bir cümle takıldı zihnime: “I wish I could go back to these days.”

İnsan bazen bir şarkının içinden geçerken kendisini hiç beklemediği bir yerde buluyor. Bir melodi, bir cümle, yıllardır zihninin bir köşesinde sessizce duran bir duyguyu görünür hâle getiriyor.

Bu kez geçmişi düşündüm. Gençliğimi, iş hayatımın ilk yıllarını, hayatın bugünkünden daha kolay olmadığı ama sanki başka türlü taşınabildiği zamanları…

O yıllarda da ekonomik sorunlar vardı. Siyasi krizler, savaşlar, kayıplar, gelecek kaygısı ve kişisel mücadeleler eksik değildi. Geçmişi olduğundan daha güzel hatırlamak, insan zihninin tanıdık bir eğilimi. Dolayısıyla bugün hissettiğimiz yorgunluğu açıklamak için geçmişin bütünüyle daha iyi olduğunu varsayamayız.

Ama yine de kendime şu soruyu sordum: Bugün insanları yoran şey yalnızca hayatın zorluğu mu, yoksa yaşadığımız dönemin kendine özgü bir psikolojik ağırlığı mı var?

Bir psikolojik danışman olarak farklı ülkelerden, farklı kültürlerden ve farklı toplumsal koşullardan gelen insanlarla çalışırken zihnimi meşgul eden sorulardan biri bu. İnsanların hikâyeleri birbirinden farklı olsa da bazı duyguların tekrar tekrar karşıma çıkması dikkatimi çekiyor: belirsizlik, zihinsel yorgunluk, gelecek kaygısı, dünyada olup bitenler karşısında duyulan çaresizlik ve bazen de hiçbir şey hissetmek istemeyecek kadar yorulmuş olma hâli.

Bu gözlem tek başına bilimsel bir sonuç değildir. Ancak bilimsel verilerle birlikte düşünüldüğünde, üzerinde durmaya değer bir soruya dönüşüyor.

1. Bireysel bir sorun mu, toplumsal bir ruh hâli mi?

Gallup’un 2026’da yayımladığı State of the World's Emotional Health raporu, 2025 yılı verilerine göre dünya genelinde insanların yüzde 38’inin bir önceki günün önemli bir bölümünde endişe, yüzde 36’sının ise stres yaşadığını bildiriyor. Endişe, stres, üzüntü ve öfke gibi olumsuz duyguların düzeyi pandemi dönemindeki bazı zirvelerden gerilemiş olsa da Gallup’un yirmi yıl önceki ölçümlerinin üzerinde kalmaya devam ediyor.

Bu bulgu önemli. Çünkü bize dünyanın her geçen yıl mutlaka daha kötü hissettiğini söylemiyor; fakat olumsuz duygusal deneyimlerin pandemiyle birlikte ortaya çıkıp kaybolan geçici bir durum olmadığını gösteriyor.

Burada dikkatli olmak gerekiyor: Bir önceki gün stres veya endişe yaşamış olmak, kişinin tükenmişlik yaşadığı ya da bir ruhsal bozukluğa sahip olduğu anlamına gelmez. Yine de bu ölçümler, bireysel danışmanlık odalarında karşılaştığımız duyguların daha geniş toplumsal bağlamını anlamamıza yardımcı olabilir.

Dünya Sağlık Örgütü de ruh sağlığını yalnızca bireyin kişisel özellikleriyle açıklamıyor. Yoksulluk, eşitsizlik, şiddet, ekonomik koşullar, toplumsal ilişkiler ve yaşanılan çevre, ruh sağlığını etkileyen etmenler arasında yer alıyor.

Bu nedenle insanın yaşadığı sıkıntıyı yalnızca kişisel baş etme becerileri, düşünce kalıpları veya duygusal dayanıklılığı üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir.

Bazen kişi gerçekten de kendisini düzenlemekte zorlanıyordur. Bazen de düzenlemeye çalıştığı hayat, sürekli yeni bir kriz üretiyordur.

Bu ikisini birbirinden ayırmak, psikolojik açıdan olduğu kadar etik açıdan da önemlidir.

2. Sürekli alarm hâlinde yaşayan zihin

Bugünün insanı yalnızca kendi hayatındaki olaylarla karşılaşmıyor. Dünyanın neredeyse her köşesinde yaşanan krizler, çatışmalar, insani felaketler ve siyasi gelişmeler de gündelik zihinsel alanımızın içine giriyor.

Bir zamanlar başka bir ülkede yaşanan olayın bize ulaşması için belirli bir zamana ve aracılara ihtiyaç vardı. Bugün ise savaş görüntüleri, ekonomik gelişmeler, siyasi açıklamalar ve felaket haberleri telefonlarımızın ekranında, çoğu zaman biz onları aramadan beliriyor.

Üstelik haber akışı, olayların sonuçlarıyla sınırlı değil. Olayların ihtimalleri, olası felaket senaryoları, tepkiler, karşı tepkiler ve henüz gerçekleşmemiş gelişmeler de sürekli dolaşımda.

Böyle bir ortamda zihnin yalnızca bilgi edinmediğini, aynı zamanda tekrar tekrar duygusal ve bilişsel uyum sağlamaya çalıştığını düşünebiliriz.

Bir krize tepki verirken henüz onu anlamlandırmaya çalışıyorken başka bir kriz gündeme geliyor. Bir gelişmeye alışmaya çalışırken yeni bir belirsizlik ortaya çıkıyor.

Bu durumun herkes üzerinde aynı etkiyi yarattığını söyleyemeyiz. Ancak sürekli tehdit algısı yaratan içeriklere maruz kalmak, özellikle kişinin doğrudan etkileyemediği olaylar söz konusu olduğunda, kaygı ve çaresizlik duygularını besleyebilir.

Burada önemli olan yalnızca ne kadar kötü haber gördüğümüz değil, bu haberlerin zihnimizde nasıl bir ilişki ağı oluşturduğu.

Dünya, birbirinden bağımsız sorunların toplamı olmaktan çıkıp her şeyin aynı anda kötüye gidebileceği hissini yaratan tek bir büyük krize dönüşebiliyor.

Buna bir de bireyin kendi gündelik sorumlulukları ekleniyor: çalışmak, para kazanmak, ilişkilerini sürdürmek, çocuklarına bakmak, yaşlanmak, sağlığını korumak ve bütün bunları yaparken mümkün olduğunca işlevsel kalmak.

İnsan bir yandan kendi hayatını sürdürmek zorunda. Diğer yandan dünyanın nereye gittiğine ilişkin kaygısını da yanında taşıyor.

Belki de çağın yorgunluğunun bir bölümü, bu iki yükü aynı anda taşımaya çalışmamızdan kaynaklanıyor.

3. Geleceğe ilişkin belirsizlik: Kaygının ötesinde bir mesele

Kaygı çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş bir ihtimalle ilgilidir. Ancak insanı yoran şey her zaman kötü bir sonucun kesin olması değildir. Bazen ne olacağını bilememek, neye hazırlanacağını kestirememek ve hayatını hangi varsayımlar üzerine kuracağını belirleyememek de yorucudur.

Ekonomik koşulların değişmesi, barınma ve geçim kaygıları, iş güvencesizliği, iklim krizi, savaş ihtimalleri ve siyasi istikrarsızlık, farklı biçimlerde de olsa geleceğe ilişkin beklentilerimizi etkileyebilir.

Amerikan Psikoloji Birliğinin 2024 tarihli Stress in America araştırması, bu ilişkinin ölçülebilir örneklerinden birini sunuyor. ABD'deki yetişkinlerin yüzde 77'si ülkenin geleceğini, yüzde 73'ü ekonomiyi ve yüzde 69'u yaklaşan başkanlık seçimini önemli bir stres kaynağı olarak bildirdi.

Bu sonuçlar bütün dünyanın aynı biçimde hissettiğini kanıtlamıyor. Araştırma ABD'deki yetişkinlerle yapılmıştı ve belirli bir siyasi dönemi inceliyordu. Ancak insanların ruhsal yükünün yalnızca özel hayatlarındaki olaylardan değil, ülkelerinin ve toplumlarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerinden de etkilenebildiğini gösteriyor.

Belirsizliğin psikolojik açıdan önemli tarafı, insanın plan yapma ve kendisini güvende hissetme kapasitesini zorlamasıdır.

Bir hedef için çaba harcadığımızda, geleceğin tamamen kontrolümüzde olmasa bile belirli ölçüde öngörülebilir olduğuna inanmak isteriz. Emek verdiğimiz işin, kurduğumuz ilişkinin veya yaptığımız planın anlamlı bir karşılığı olacağını düşünmek isteriz.

Elbette geçmişte de bu güvence yoktu. Fakat bugün birçok insan, yalnızca kendi kararlarının sonuçlarını değil, küresel ölçekteki gelişmelerin kendi hayatını nasıl değiştirebileceğini de hesaba katmak zorunda hissediyor.

Böylece gelecek, merak ve beklenti uyandıran bir alan olmanın yanında, sürekli hazırlıklı olunması gereken bir tehdide dönüşebiliyor.

Uzun süre boyunca hazırlıklı olmaya çalışmak ise dinlenmenin kendisini bile zorlaştırabiliyor. Çünkü zihnin bir bölümü, henüz gerçekleşmemiş bir tehlikeyi izlemeyi sürdürüyor.

4. Siyasetin ruhsal hayatımızla ilişkisi

Siyaseti çoğu zaman dış dünyaya ait bir alan olarak düşünürüz. Seçimler, hükümetler, kurumlar, yasalar ve siyasi liderler… Oysa siyaset yalnızca nasıl yönetileceğimizi belirlemez. Aynı zamanda hangi haklara sahip olduğumuzu, ne söyleyebileceğimizi, kendimizi ne kadar güvende hissedeceğimizi ve geleceğe hangi beklentilerle bakabileceğimizi de etkiler.

V-Dem Enstitüsünün 2025 Demokrasi Raporu, 2024 yılı itibarıyla dünya nüfusunun yüzde 72'sinin otokrasilerde yaşadığını ve ifade özgürlüğünün 44 ülkede gerilediğini bildiriyordu. Enstitünün 2026 raporu ise 2025 itibarıyla dünya nüfusunun yüzde 74'ünün otokratik yönetimler altında yaşadığını belirtiyor.

Bu göstergeler, tek başına insanların ruh sağlığını ölçmez. Bir ülkedeki demokratik gerilemenin bireylerde hangi düzeyde kaygı, depresif belirti veya tükenmişlik yaratacağını da doğrudan söylemez. Ancak özgürlüklerin, hukukun üstünlüğünün ve demokratik güvencelerin aşınmasının yalnızca siyasi kurumlarla ilgili bir mesele olmadığını hatırlatır.

Çünkü insanın psikolojik güvenlik duygusu, içinde yaşadığı dünyanın kurallarının ne ölçüde öngörülebilir olduğuyla da ilişkilidir.

Bir bireyin kendisini ifade edebilmesi, haklarının korunacağına inanması, adaletsizlik karşısında başvurabileceği mekanizmaların bulunması ve hayatının keyfî kararlarla altüst edilmeyeceğini düşünmesi, toplumsal yaşamın ruhsal açıdan önemli boyutlarıdır.

Bu güvenceler zayıfladığında insanlar yalnızca belirli bir politikaya karşı çıkmakla kalmayabilir; içinde yaşadıkları dünyaya duydukları güveni de sorgulamaya başlayabilirler.

Üstelik siyasi kutuplaşma, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkileri de etkileyebilir. Aile içinde, arkadaş çevresinde veya iş ortamında siyasi görüşler üzerinden ortaya çıkan çatışmalar, kişinin kendisini ait hissettiği toplulukları daraltabilir.

İnsan böylece hem dış dünyadaki gelişmelerden kaygı duyabilir hem de bu kaygısını paylaşabileceği insanlarla ilişkilerinde yalnızlaşabilir.

Bununla birlikte siyasi gelişmelerin etkisi herkes için aynı değildir. Toplumsal konum, ekonomik kaynaklar, yaşanılan ülke, kişisel deneyimler ve kişinin destek sistemleri belirleyicidir.

Yine de şu soruyu sormak anlamlıdır: İnsanların ruh sağlığını korumak istiyorsak, yalnızca onlara stresle baş etme yöntemleri öğretmek yeterli midir? Yoksa onların yaşadığı toplumsal koşulları da hesaba katmak zorunda mıyız?

5. Tükenmişlik neden yalnızca bir iş meselesi değildir?

Tükenmişlik sözcüğünü bugün çok sık kullanıyoruz. Ancak kavramı dikkatli kullanmak gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü, tükenmişliği ICD-11 sınıflandırmasında bir hastalık değil, başarıyla yönetilememiş kronik iş yeri stresinin sonucu olarak tanımlanan mesleki bir olgu şeklinde ele alıyor. Tanım; enerji kaybını, işe yönelik zihinsel uzaklaşma veya sinizmi ve mesleki yeterlilik hissindeki azalmayı kapsıyor.

Dolayısıyla her yorgunluk, umutsuzluk veya toplumsal bıkkınlık klinik ya da mesleki anlamda tükenmişlik değildir.

Ancak gündelik dilde tükenmişlik dediğimiz şey bazen daha geniş bir deneyimi ifade ediyor: Kişinin yalnızca yaptığı işten değil, sürekli uyum sağlamaya çalıştığı yaşam koşullarından da yorulması.

İşini kaybetme ihtimalini, artan yaşam maliyetlerini, ailesinin geleceğini, toplumsal gelişmeleri ve kendi psikolojik ihtiyaçlarını aynı anda düşünmek zorunda kalan birinin yorgunluğu, yalnızca iş yerindeki görev dağılımıyla açıklanamayabilir.

Burada bireysel tükenmişlik ile toplumsal yorgunluğu birbirine karıştırmamak gerekir. Bunlar aynı kavram değildir. Fakat birbirlerini etkileyebilirler.

Kişinin dinlenmeye ayırabildiği zaman azaldığında, ekonomik baskılar arttığında veya çevresinden yeterli destek alamadığında baş etme kaynakları zorlanabilir. Aynı zamanda sürekli kaygı yaşamak, işte odaklanmayı ve gündelik sorumlulukları yerine getirmeyi de güçleştirebilir.

Böylece birey, onu yoran koşulların içinde daha fazla çaba harcamak zorunda kalabilir. Daha fazla çaba harcadıkça da dinlenmeye daha az alan kalabilir.

Bu döngüyü yalnızca kişinin dayanıklılığındaki bir eksiklik olarak görmek, sorunun önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur.

Çünkü bazen insanın ihtiyacı daha iyi bir zaman yönetimi tekniği değil, gerçekten dinlenebileceği zaman; daha güçlü bir olumlu düşünme alışkanlığı değil, daha güvenli yaşam koşullarıdır.

6. Neden farklı ülkelerde benzer duygularla karşılaşıyoruz?

Farklı ülkelerden gelen insanların benzer duygular yaşayabilmesi, bütün toplumların aynı sorunlara sahip olduğu anlamına gelmez.

Bir ülkede geçim sıkıntısı ön plandayken başka bir ülkede siyasi kutuplaşma, yalnızlık, barınma sorunu veya iklim kaygısı daha belirleyici olabilir. Aynı koşullar, farklı insanların hayatlarında farklı sonuçlar yaratabilir.

Buna rağmen bazı temel psikolojik ihtiyaçlar insan yaşamında ortak bir yer tutar: güvenlik, aidiyet, anlam, özerklik, adalet duygusu ve geleceğe ilişkin makul bir umut.

Bu ihtiyaçlar farklı kültürlerde farklı şekillerde karşılanır. Fakat uzun süre boyunca tehdit altında olduklarında insanların yaşadığı duygusal zorluklar arasında benzerlikler ortaya çıkabilir.

Dünya Sağlık Örgütünün 2025 tarihli sosyal bağlantı raporu da yalnızlık ve sosyal izolasyonun dünya genelinde yaygın olduğunu ve sağlık ile toplumsal refah üzerinde önemli sonuçları bulunduğunu vurguluyor.

Burada bir paradoks var. İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı iletişim kurabildiği bir teknolojik kapasiteye sahip. Ancak iletişim kurabilmek, mutlaka anlaşılmak, desteklenmek veya bir topluluğa ait hissetmek anlamına gelmiyor.

Sosyal medyada binlerce insanın ne düşündüğünü görebiliriz ama zorlandığımızda yanımızda kimin olacağından emin olmayabiliriz. Dünyanın her yerindeki gelişmelerden haberdar olabiliriz ama bunlar karşısında birlikte ne yapabileceğimizi bilemeyebiliriz.

Dolayısıyla bilgiye erişimin artmasıyla psikolojik güvenliğin artması aynı şey değil.

Belki de bugün yaşadığımız ortak yorgunluğun önemli bir boyutu, çok fazla şeyden haberdar olduğumuz hâlde bunların önemli bir kısmı üzerinde etkimiz olmadığını hissetmemizdir.

Ancak burada da bir genellemeden kaçınmalıyız. Teknoloji yalnızca yük üretmez; destek topluluklarına ulaşmayı, dayanışmayı örgütlemeyi ve yalnızlık yaşayan insanların birbirleriyle bağ kurmasını da mümkün kılar. Sorun, teknolojinin kendisinden çok, onunla ve onun aracılığıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğidir.

7. Geçmişi özlemek: Neyi geri istiyoruz?

Şarkının o cümlesine yeniden dönmek istiyorum: “I wish I could go back to these days.”

Geçmişe duyduğumuz özlem, her zaman geçmişteki koşulları geri istemek anlamına gelmez. Bazen geçmişteki kendimizi özleriz. Bazen daha az sorumluluk taşıdığımız bir dönemi, bazen belirli insanlarla geçirdiğimiz zamanları, bazen de henüz kaybetmediğimizi düşündüğümüz ihtimalleri…

Anılarımızın tarafsız kayıtlar olmadığını biliyoruz. Zaman içinde bazı ayrıntılar silinir, bazıları idealize edilir; bugünkü ruh hâlimiz geçmişi nasıl hatırladığımızı etkileyebilir.

Bu nedenle geçmişin gerçekten daha iyi olduğunu varsaymak yerine, geçmişi özleme duygusunun bize bugün ne anlattığını sorabiliriz.

Belki özlediğimiz şey daha az sorumluluktu.

Belki hayatın sorunlarına rağmen kendimizi daha güvende hissettiğimiz bir dönemdi.

Belki de geleceği düşündüğümüzde aklımıza yalnızca riskler değil, ihtimaller de geliyordu.

Bu sonuncusu üzerinde durmaya değer.

Çünkü umut, her şeyin iyi olacağına inanmak değildir. Umut, kötü ihtimallerin varlığını inkâr etmeden, başka ihtimallerin de hâlâ mümkün olduğunu düşünebilmektir.

İnsan geleceğin bütünüyle kendi kontrolünde olmadığını kabul edebilir. Fakat hiçbir şeyin değişmeyeceğine, çabanın anlamsız olduğuna veya bireysel ve kolektif eylemin hiçbir sonuç yaratamayacağına inanmaya başladığında psikolojik alanı daralabilir.

Geçmişi özlemek, belki de yalnızca geride kalan günlere değil, gelecekle kurduğumuz ilişkinin niteliğine dair bir özlemdir.

8. Bu dünyada ruh sağlığını korumak ne demek?

Böyle bir tablo karşısında çözümü yalnızca bireyin kendisinden beklemek adil olmaz. Ekonomik güvencesizlik, siyasi baskı, ayrımcılık, şiddet veya sosyal izolasyon yaşayan bir insana yalnızca nefes egzersizi önermek, yaşadığı sorunun kapsamını karşılamaz.

Bireysel baş etme yöntemleri değerlidir; ancak toplumsal koşulların yerine geçmezler.

Yine de bireyin etkileyebildiği alanlarla etkileyemediği alanları ayırt etmek, psikolojik kaynaklarını korumak açısından önemlidir.

Sürekli haber tüketmek ile dünyada olup bitenlerden haberdar olmak aynı şey değildir. Her gelişmeyi takip etmek zorunda hissetmeden de duyarlı ve sorumlu bir insan olabiliriz.

İlişkilerimizi korumak, destek isteyebilmek, gündelik hayatımızda anlam taşıyan faaliyetlere yer açmak ve bedenimizin dinlenme ihtiyacını ciddiye almak, içinde bulunduğumuz koşulları ortadan kaldırmasa da onlarla baş etme kapasitemizi destekleyebilir.

Bunun yanında bireysel iyilik hâlini toplumsal sorumluluktan tamamen ayırmamak da önemlidir. Güvenilir sivil oluşumlara katılmak, dayanışma ağlarını desteklemek, haklarımızı ve başkalarının haklarını savunmak veya içinde bulunduğumuz topluluklarda somut katkılar sunmak, çaresizlik hissinin karşısında eylem alanları yaratabilir.

Bunların hiçbiri dünyanın bütün sorunlarını çözeceğimiz anlamına gelmez. Ama her şeyi tek başımıza çözemiyor olmamız, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına da gelmez.

Bir psikolojik danışman olarak bu noktada kendime de şu soruyu sormak gerektiğini düşünüyorum: İnsanlara yalnızca bu dünyaya nasıl uyum sağlayacaklarını mı anlatıyoruz, yoksa içinde yaşadıkları dünyanın onlar üzerindeki etkisini anlamalarına da alan açıyor muyuz?

Bazen psikolojik destek, kişinin kendi düşüncelerini ve davranışlarını değiştirmesine yardımcı olmaktır. Bazen de yaşadığı sıkıntının tamamını kendi kişisel yetersizliğine bağlamamasını sağlamaktır.

Çünkü her acı, yanlış düşünmenin sonucu değildir. Her yorgunluk, yetersiz dayanıklılığın göstergesi değildir. Her umutsuzluk da kişinin tek başına çözmesi gereken bir problem olarak görülemez.

Sonuç: Belki de özlediğimiz şey, geleceğe inanabilmek

Rudimental’ın şarkısındaki o cümle, bende geçmişe dönme arzusundan daha büyük bir soruyu uyandırdı.

Neden bugün, hayatın bütün zorluklarına rağmen bir zamanlar bize daha yakın gelen gelecek fikri, bazı insanlar için bu kadar uzak ve yorucu hissediliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Küresel araştırmalar, ekonomik koşullar, siyasi gelişmeler, sosyal ilişkiler ve bireysel deneyimler farklı açıklama katmanları sunuyor. Bugünün bütün insanlarının aynı ölçüde tükenmiş olduğunu veya geçmişte hiçbir dönemin bu kadar zor olmadığını söylemek mümkün değil.

Ama şunu söyleyebiliriz: Dünya genelinde olumsuz duygusal deneyimler hâlâ yüksek düzeylerde; siyasi ve ekonomik belirsizlik birçok insan için önemli bir stres kaynağı; demokratik güvencelerdeki gerileme ve sosyal bağların zayıflaması da görmezden gelemeyeceğimiz toplumsal meseleler.

Bunları yalnızca bireysel dayanıklılık üzerinden açıklamak, yaşadığımız deneyimin önemli bir bölümünü eksik bırakır.

Belki de geçmişi özlerken yalnızca daha genç olduğumuz günleri değil, geleceğin hâlâ açık bir alan gibi göründüğü zamanları özlüyoruz.

Belki de ihtiyacımız olan şey geçmişe dönmek değil; bugünün içinde yeniden güven, aidiyet, anlam ve ortak hareket edebilme duygusu kurabilmek.

Çünkü umut, her şeyin düzeleceğinden emin olmak değil. Bütün belirsizliklere rağmen geleceğin henüz bütünüyle kapanmadığını hissedebilmektir.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Geçmişe dönmek mi istiyoruz, yoksa geleceğin yeniden yaşanmaya değer bir yer olabileceğine inanmak mı?


Kaynakça ve bilimsel dayanaklar

  1. Gallup (2026). State of the World's Emotional Health 2026 Report. Küresel düzeyde endişe, stres ve diğer duygusal deneyimlere ilişkin uzun dönemli veriler. https://www.gallup.com/analytics/349280/gallup-global-emotions-report.aspx

  2. World Health Organization (2026). Mental health. Ruh sağlığının bireysel, sosyal, ekonomik ve çevresel belirleyicilerine ilişkin genel çerçeve. https://www.who.int/en/news-room/fact-sheets/detail/mental-health-strengthening-our-response

  3. V-Dem Institute (2026). Democracy Report 2026. Küresel otokratikleşme, demokratik gerileme ve ifade özgürlüğüne ilişkin karşılaştırmalı göstergeler. https://www.v-dem.net/

  4. American Psychological Association (2024). Stress in America 2024: A Nation in Political Turmoil. ABD'de siyaset, ekonomi ve ülkenin geleceğine ilişkin algılanan stres. https://www.apa.org/pubs/reports/stress-in-america/2024

  5. World Health Organization (2025). From loneliness to social connection: Charting a path to healthier societies.Sosyal izolasyon, yalnızlık ve toplumsal bağlantıların sağlıkla ilişkisi. https://www.who.int/publications/i/item/978240112360

  6. World Health Organization (2019). Burn-out an occupational phenomenon: International Classification of Diseases. Mesleki tükenmişliğin kapsamı ve tanımı. https://www.who.int/news/item/28-05-2019-burn-out-an-occupational-phenomenon-international-classification-of-diseases

Not: Bu yazı, söz konusu kaynakların bulgularını psikolojik ve toplumsal bir yorum çerçevesinde bir araya getirir. Kaynaklar, dünya nüfusunun tamamında ortak bir “tükenmişlik sendromu” bulunduğunu kanıtlamaz; yazının temel iddiası da böyle bir tanı koymak değil, çağdaş yaşamın duygusal yükünü anlamlandırmaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder