Kendimizi Korumak İçin Geliştirdiğimiz Mekanizmalar Bizi Hayattan Uzaklaştırıyor Olabilir mi?
Sürekli Tetikte Olmaktan Yaşamaya ..
Bazen insan, kendisini korumak için geliştirdiği savunmaların içinde yaşamaya devam eder. Tehlike geçmiş olsa bile zihni nöbeti bırakmaz. Her şeyi fark etmeye, herkesi anlamaya, olası sorunları önceden çözmeye ve kimsenin üstlenmediği sorumlulukları taşımaya çalışır. Peki, korunmak için geliştirdiğimiz bu düzen bir süre sonra yaşamamıza engel olmaya başladığında ne olur?
İnsan psikolojisi, içinde bulunduğu koşullara uyum sağlama kapasitesiyle dikkat çeker. Zorlayıcı, belirsiz, güvensiz veya duygusal açıdan karşılanmamış ihtiyaçların bulunduğu ortamlarda birey, kendisini korumak ve ilişkilerini sürdürebilmek için çeşitli baş etme biçimleri geliştirir.
Bazı insanlar çevrelerindeki duygusal değişimleri çok erken fark etmeyi öğrenir. Bazıları sorun çıkmadan önce önlem almaya çalışır. Bazıları başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyar. Bazıları ise yardım istemekten giderek uzaklaşır; çünkü ihtiyaç duyduklarında karşılık bulamayacaklarını düşünmeye başlamışlardır.
Bu davranışların her biri, ortaya çıktığı koşullarda belirli bir işlev taşıyor olabilir. Ancak önemli bir psikolojik mesele vardır: Bir zamanlar uyum sağlamamıza yardımcı olan bir mekanizma, koşullar değiştiğinde de aynı biçimde çalışmaya devam ederse artık koruyucu olmaktan çıkabilir.
1. Sürekli tetikte olma: Tehlike geçse bile nöbetin devam etmesi
Bazı bireyler çevrelerini sürekli gözlemler. İnsanların ses tonlarını, yüz ifadelerini, davranışlarındaki küçük değişimleri, ilişkilerdeki mesafeyi ve söylenmeyenleri dikkatle takip eder.
Bir mesaj geldiğinde, telefon çaldığında veya biri konuşmaya başladığında zihin henüz ortada belirgin bir sorun yokken olası senaryolar üretmeye başlayabilir:
- Acaba yine bir sorun mu var?
- Benden ne istenecek?
- Bir şey mi oldu?
- Birinin öfkesini mi yönetmem gerekecek?
- Yine bir şeyi benim mi çözmem gerekecek?
Bu durum, psikolojide tehdit algısının ve aşırı tetikte olma hâlinin (*hypervigilance*) bir görünümü olabilir.
Aşırı tetikte olma, kişinin çevresindeki olası tehditleri sürekli taraması, belirsizlik karşısında kolayca alarm durumuna geçmesi ve güvenlik ihtiyacını yüksek düzeyde kontrol yoluyla karşılamaya çalışmasıdır. Travmatik deneyimlerden sonra görülebilmekle birlikte, uzun süreli stres, öngörülemeyen aile ortamları ve tekrarlayan ilişkisel güvensizlikler de bu örüntüye katkıda bulunabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kişinin mutlaka bir travma yaşamış olması gerektiği değildir. Her bireyin yaşam öyküsü ve psikolojik tepkileri kendine özgüdür.
Asıl mesele, zihnin mevcut koşulları değerlendirmek yerine geçmişte öğrenilmiş tehlike beklentileriyle hareket etmeye başlamasıdır.
Böyle bir durumda kişi yalnızca tehlikelerden korunmaz; aynı zamanda tehlike ihtimalinin sürekli araştırıldığı bir yaşam düzenine geçer.
Kendini korumak için sürekli çevresini kontrol eden kişi, zamanla kendi hayatını deneyimlemek yerine çevresini yönetmeye başlayabilir.
2. Duygusal sorumluluk yüklenmek: Herkesin ihtiyacını fark eden ama kendi ihtiyacını erteleyen kişi
Bazı aile ve ilişki sistemlerinde çocuklar, gelişimsel olarak kendilerine ait olmayan duygusal sorumlulukları üstlenmek durumunda kalabilir.
Örneğin ebeveynin üzüntüsünü yatıştırmak, aile içindeki çatışmalarda arabuluculuk yapmak, ebeveynin yalnızlığını gidermek veya onun duygusal destek kaynağı olmak çocuğun ilişki içindeki rolüne dönüşebilir.
Literatürde bu örüntü, koşullarına göre *ebeveynleşme (parentification)* kavramıyla açıklanır.
Ebeveynleşme, çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarının ötesinde ebeveynine veya aile sistemine yönelik sorumluluklar üstlenmesidir. Bu sorumluluklar pratik olabileceği gibi duygusal da olabilir. Duygusal ebeveynleşmede çocuk, ebeveyninin sırdaşı, teselli edicisi, duygusal düzenleyicisi veya destekçisi hâline gelebilir.
Çocuk açısından bu rol, sevgi ve aidiyetle de iç içe geçebilir. Aileye katkı sunmak, gerekli olmak ve sorunları çözmek, ilişkideki yerini korumanın bir yolu gibi deneyimlenebilir.
Ancak bu örüntü yetişkinlikte devam ettiğinde kişi ilişkilerde benzer bir pozisyonu tekrar tekrar üstlenebilir:
- Herkesin ihtiyacını fark eder.
- İnsanların duygularını düzenlemeye çalışır.
- Sorunları çözmek için sorumluluk alır.
- Kendi ihtiyaçlarını ertelemeyi normalleştirir.
- Yardım istemekte veya karşılık beklemekte zorlanır.
- Bir başkasının sorumluluğunu üstlenmediğinde suçluluk hissedebilir.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Başkalarına duyarlı olmak, empati kurmak ve destek sunmak sağlıklı ilişki becerileridir. Sorun, bu becerilerin kişinin kendi ihtiyaçlarını yok sayması pahasına kullanılmaya başlamasıdır.
Bir insanın başkalarını önemsemesi, herkesin duygusal yükünü taşıması gerektiği anlamına gelmez.
3. Yardım istemekten vazgeçmek : İhtiyaç duymamayı öğrenmek
İnsan sosyal bir varlıktır. Duygusal düzenleme, güvenlik ve aidiyet ihtiyaçlarımızın önemli bir kısmı ilişkiler içinde karşılanır.
Buna rağmen bazı insanlar zamanla yardım istemekten uzaklaşır.
Çünkü yardım istemek onlar için yalnızca bir ihtiyacı ifade etmek değildir. Aynı zamanda anlaşılmama, reddedilme, eleştirilme, küçümsenme veya karşılığında başka bir yük üstlenme ihtimalini de beraberinde getirir.
Tekrarlayan deneyimler sonucunda kişi şöyle bir beklenti geliştirebilir:
Nasıl olsa anlamayacaklar. Nasıl olsa yine kendim halledeceğim.
Bu beklenti, kişiyi dışarıdan güçlü ve bağımsız gösterebilir. Ancak içeride önemli bir çelişki oluşur: İnsan hem desteklenmek ister hem de destek aramaktan kaçınır.
Bu durum, bağlanma örüntüleri, öğrenilmiş beklentiler, ilişkisel hayal kırıklıkları ve kişinin geçmiş baş etme deneyimleri üzerinden değerlendirilebilir.
Burada amaç kişiyi bağımlı olmaya teşvik etmek değildir. Sağlıklı bağımsızlık ile hiçbir şeye ihtiyaç duymamaya çalışma arasındaki farkı görebilmektir.
Kendi kendine yetebilmek bir güçtür; ama sürekli kendi kendine yetmek zorunda hissetmek bir özgürlük olmayabilir.
4. Her şeyi önceden fark etme ve kontrol etme ihtiyacı
Belirsizlik, insan psikolojisi açısından zorlayıcı olabilir. Özellikle geçmişinde öngörülemeyen olayların, tutarsız ilişkilerin veya tekrarlayan hayal kırıklıklarının bulunduğu bireylerde belirsizliğe tahammül etmek daha güç hâle gelebilir.
Bu durumda kişi kontrol edebildiği alanları genişletmeye çalışabilir.
İnsanların davranışlarını önceden tahmin etmek, konuşmaları zihninde tekrar tekrar değerlendirmek, olası sorunları önceden çözmek ve ilişkilerdeki bütün ayrıntıları takip etmek bir güvenlik stratejisine dönüşebilir.
Ancak kontrol ihtiyacının paradoksal bir yönü vardır: Kontrol arttıkça zihnin kontrol etmesi gereken şeylerin sayısı da artabilir.
Bir süre sonra kişi yalnızca kendi davranışlarından değil, başkalarının kararlarından, duygularından, ilişkilerinden ve gelecekte yaşanabilecek olasılıklardan da sorumluymuş gibi hissedebilir.
Oysa psikolojik esneklik, her şeyi kontrol edebilmek değil; kontrol edebildiğimiz ve edemediğimiz alanları birbirinden ayırabilmektir.
Bu ayrım, Kabul ve Kararlılık Terapisi'nin (ACT) üzerinde durduğu psikolojik esneklik yaklaşımıyla da ilişkilidir. Psikolojik esneklik; zorlayıcı düşünce ve duyguların varlığına rağmen kişinin değerleri doğrultusunda hareket edebilmesini ifade eder.
Dolayısıyla hedef, hiçbir kaygı yaşamamak veya bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmak değildir.
Hedef, kaygı ve belirsizliğin hayatımızın tamamını yönetmesine izin vermeden yaşayabilmektir.
5. İlişkilerdeki görünmeyen müdahaleler ve sınırların korunması
Bireyin psikolojik güvenliği yalnızca kendi iç dünyasıyla ilgili değildir. İçinde bulunduğu ilişkiler, aile sistemi ve sosyal çevre de bu güvenlik duygusunu etkiler.
Özellikle ailelerin çift ilişkisine yoğun biçimde dâhil olduğu, sınırların belirsizleştiği veya geçmiş ilişkilerin güncel birlikteliği etkilediği durumlarda çiftin ortak yaşam alanı zorlanabilir.
Aile sistemleri yaklaşımı, bireyin yalnızca tek başına değil, içinde bulunduğu ilişkisel sistemler aracılığıyla da anlaşılması gerektiğini vurgular.
Bu çerçevede çift ilişkisinin sınırları, ailelerle kurulan yakınlık ve mesafe, sorumlulukların paylaşılması ve çatışmaların yönetimi önem kazanır.
Ancak burada iki farklı durumu birbirinden ayırmak gerekir:
Birincisi, gerçekten yaşanan sınır ihlalleri ve müdahalelerdir. Bunların tanınması, konuşulması ve gerektiğinde sınırlandırılması gerekir.
İkincisi ise geçmiş deneyimlerin etkisiyle henüz gerçekleşmemiş müdahalelerin sürekli beklenmesidir. Bu durumda kişi, gerçek bir sorunla karşılaşmasa bile zihinsel olarak sürekli savunma pozisyonunda kalabilir.
Sağlıklı yaklaşım, ne gerçek sınır ihlallerini görmezden gelmek ne de her belirsizliği bir tehdit olarak yorumlamaktır.
Çift ilişkisinde temel ihtiyaçlardan biri, ortak yaşamın sorumluluğunun iki kişi tarafından da üstlenilmesidir.
Bir partnerin diğerinin ailesiyle, geçmişiyle veya kişisel meseleleriyle ilgili bütün sorunları fark etmesi ve çözmesi beklenemez.
İlişkide dayanışma, bir kişinin diğerinin yerine sürekli uyanık kalması değil; iki kişinin de ortak yaşamlarına karşı sorumluluk almasıdır.
6. Korunma mekanizmalarından yaşam becerilerine geçmek
Psikolojik dönüşüm, geçmişte geliştirilmiş savunmaları tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmez.
Çünkü bu mekanizmaların ortaya çıkışında çoğu zaman kişinin kendisini koruma, uyum sağlama ve ilişkilerini sürdürebilme ihtiyacı vardır.
Dönüşüm, bu mekanizmaları fark etmek ve artık her koşulda otomatik olarak çalışmak zorunda olmadıklarını öğrenmektir.
Örneğin :
- Sürekli çevresini tarayan kişi, mevcut durumun gerçekten tehdit içerip içermediğini değerlendirmeyi öğrenebilir.
- Herkesin duygusal sorumluluğunu üstlenen kişi, kendi sorumluluğu ile başkasının sorumluluğunu ayırt edebilir.
- Yardım istemekten kaçınan kişi, güvenilir ilişkilerde ihtiyaçlarını ifade etmeyi yeniden deneyimleyebilir.
- Her şeyi kontrol etmeye çalışan kişi, belirsizlik karşısında tolerans geliştirebilir.
- İlişkilerde sürekli veren kişi, karşılıklılığı ve almayı da ilişki becerisinin bir parçası olarak görebilir.
- Geçmişteki ilişkisel yaralanmalar nedeniyle insanlardan uzaklaşan kişi, sınırlarını koruyarak yeniden ilişki kurmayı öğrenebilir.
Bu süreçte öz şefkat de önemlidir. Kişinin kendisine, geçmişte geliştirdiği baş etme biçimleri nedeniyle kızmak yerine bunların hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamaya çalışması değişim için daha işlevsel bir zemin oluşturur.
Kendimize şu soruları sorabiliriz :
1. Şu anda gerçekten bir sorun mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir deneyimin tekrarlanmasını mı bekliyorum?
2. Bu sorumluluk gerçekten bana mı ait?
3. Bir başkasının duygusunu düzenlemeye çalışırken kendi ihtiyacımı ihmal ediyor muyum?
4. Yardım istemekten neden kaçınıyorum? Yardımın gelmeyeceğini mi düşünüyorum?
5. Bir şeyi kontrol etmezsem ne olacağından korkuyorum?
6. Kendimi korumak için geliştirdiğim hangi davranışlar artık yaşam alanımı daraltıyor?
7. Bir ilişki içinde yalnızca veren ve destekleyen kişi olmak yerine karşılıklılığa nasıl alan açabilirim?
Bu soruların amacı kişiyi suçlamak veya geçmişini sorgulayarak yeni bir yük oluşturmak değildir. Amaç, otomatikleşmiş tepkiler ile bugünkü ihtiyaçlar arasında bir farkındalık alanı yaratmaktır.
Asıl mesele : Hayatın içinde kalabilmek
Kendini korumak insanın temel ihtiyaçlarından biridir. Ancak korunma ihtiyacı hayatın bütün alanlarını yönetmeye başladığında kişi, yaşamın kendisinden uzaklaşabilir.
Sürekli tehlike arayan bir zihin, güvenli anlarda bile dinlenmekte zorlanabilir.
Sürekli başkalarının ihtiyaçlarını gözeten bir insan, kendi isteklerini tanımakta güçlük çekebilir.
Sürekli sorumluluk alan bir insan, desteklenmenin ve karşılık görmenin nasıl bir deneyim olduğunu unutabilir.
Sürekli güçlü kalmaya çalışan bir insan, kırılganlığını gösterebileceği ilişkilerden uzaklaşabilir.
Bu nedenle psikolojik iyilik hâlini yalnızca sorunlarla baş edebilme kapasitesi üzerinden değerlendirmemek gerekir.
Bir insanın iyi oluşu, yalnızca ne kadar dayanabildiğiyle değil; ne kadar dinlenebildiği, ihtiyaçlarını ifade edebildiği, güvenli ilişkiler kurabildiği, destek alabildiği, üretebildiği ve hayatın sunduğu olumlu deneyimlere ne kadar açık kalabildiğiyle de ilgilidir.
Belki de bazı insanlar için en önemli psikolojik dönüşüm, daha güçlü bir savunma geliştirmek değil, artık sürekli savunmada yaşamak zorunda olmadıklarını deneyimlemektir.
Çünkü insan yalnızca tehlikelerden korunmak için yaşamaz.
Bağ kurmak, üretmek, sevmek, keşfetmek, dinlenmek, paylaşmak, destek almak ve kendi potansiyelini gerçekleştirmek için de yaşar.
Kendimizi korumak için geliştirdiğimiz mekanizmalar, hayatımızın tamamına dönüşmek zorunda değil.
Bazen iyileşme; her şeyi fark etmekten, herkesi anlamaktan ve her sorunu çözmekten vazgeçip kendi hayatımızın içinde yeniden yer almaya başlamaktır.
Ve belki kendimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur :
Ben bugün gerçekten hayatımı mı yaşıyorum, yoksa hayatımda bir şeylerin ters gitmesini önlemek için sürekli nöbet mi tutuyorum ?
---
Mesleki ve bilimsel dayanaklar
Bu yazının kavramsal çerçevesi aşağıdaki psikoloji literatüründen yararlanılarak oluşturulmuştur :
1. Minuchin, S. (1974). Families and Family Therapy. Harvard University Press.
Aile sistemleri, aile içi sınırlar ve ilişkisel roller.
2. Boszormenyi-Nagy, I., & Spark, G. M. (1973).Invisible Loyalties: Reciprocity in Intergenerational Family Therapy. Harper & Row.
Kuşaklar arası ilişkiler, karşılıklılık ve aile içi sorumluluklar.
3. Jurkovic, G. J. (1997).Lost Childhoods: The Plight of the Parentified Child. Brunner/Mazel.
Ebeveynleşme ve çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarının ötesinde sorumluluk üstlenmesi.
4. Herman, J. L. (1992).Trauma and Recovery. Basic Books.
Travma, güvenlik, ilişkisel iyileşme ve travma sonrası uyum.
5. Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2012).Acceptance and Commitment Therapy: The Process and Practice of Mindful Change (2nd ed.). Guilford Press.
Psikolojik esneklik, kabul ve değerler doğrultusunda eylem.
6.Neff, K. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101.
Öz şefkatin kuramsal temelleri.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder