2 hafta önce eşimin gözünde meydana gelen bir yanık dolayısıyla yaşadığımız süreçler bu satırlara alan açtı diyebilirim…
Yıllar önce katıldığım bir bütünsel sağlık eğitiminde şöyle denilmişti: “yaşadığınız hatta ziyaret ettiğiniz toprakların kültürüne uygun, orada yetişen ürünlerle ve yerli halkın şekliyle beslenin.” Önemini yurtdışı tecrübelerimde çok daha iyi kavradığım bu duruma bir de şunu ekleyebilirim ki: “yaşadığınız topraklardaki yaşam şekillerine de saygı gösterin ve uyumlanmak için elinizden geleni yapın (bunu sadece oranın dilini konuşmaktan öteye taşıyabilirim ki); gerekirse yerleşmiş kalıplarınızı kırın ve oranın elementleri ile; toprağıyla-havasıyla-suyuyla uyumu seçin.” Kendi yaşamımdan bir örneğim var mesela kırdığım yargılara dair: ata topraklarımız Artvin ve oranın eritilerek ekmek eşliğinde yenilen; kendine özel-keskin kokulu bir peyniri vardır. Ben yıllarca kokusu ile pek barışamadığımdan o peyniri tüketmeyi reddettim; gıda alerjisi de en büyük bahanem oldu kılıf olarak J Bu peynirin kokusunun ise İsviçre milli yemeği föndü peynirine çok benzemekte oluşu bana sistemin hoş bir dayatması OLdu diyebilirlim J İsviçre günlerimiz başladığında ilk kış föndü yemeyi; hatta fondü sunulan restoranlarda dahi yemek yemeyi (sırf o kokuya maruz kalmamak için) tamamen reddettim. İkinci kış açık havada föndü yiyebilmeye başladım; şimdi ise artık kapalı alanda bile yiyebiliyor hatta evimizde dahi hazırlayabiliyorum.. Kendi kişisel tarihim için bir devrim diyebilirim J Neydi bu hikayeyi önemli kılan.. Yaşamayı seçtiğimiz bu topraklarla uyumun bir parçası da aslında yemekleri ile de barışmaktan geçiyormuş ki; ardından Fransızca öğrenme deneyimim dahi keyif kazandı diyebilirim.. Sanki hepsi birbiri ile bağlantılıydı ve alan alanı açmıştı! Ben bu toprakların doğasını-OLuşunu kabul ettikçe; topraklar da beni kabul etmeye başlamıştı..
Eşimin gözünde yaşadığımız deneyimle bağlantısı ne derseniz;
buraya geldiğimizden beri en derin hastane deneyimini yaşadığımız bu OLay şunu
gösterdi ki; bilincimizin – DNAmızın – geçmişimizin alışkın olduğu tedavi
şekillerimiz de aslında gittiğimiz topraklarda bizimle gelmek istese de bu
kalıpları da kırmak ve “o doğanın doğasına” kendini teslim etmek faydalı OLabilmekte.
Türkiye’de alışkın OLduğumuzun aksine burada tedavide ilk anda hemen antibiotik
verilmemesi yaklaşımı; kendisi de ilaç sektöründe çalışan eşim için başta biraz
direnç konusu oldu. Ve belki de alışkanlıklarının dışındaki doktor yaklaşımları
başta kendini güvende hissettirmediğinden iyileşme sürecinin de biraz uzamasına
alan açtı. Taaki yaklaşımı önceki doktorların aksine eşime kendini daha yakın hissettiren
Lübnan’lı doktor ile kurabildiği açık iletişim O’nu rahatlatana kadar. Çünkü
alışkanlık detay öğrenebilmek; anlayabilmek ve de rahatlatıcı sözleri duyabilmekti..
Bu süreç ile hissettim ki; bünyeler ve zihinler alışkın; augumentin ile büyümüş
nesiller olarak antibiotik verilmeyince kendini iyileşme sürecine girmiş
hissetmeyen; her konuda Türkiye’deki doktorlarımızdan fikir almaya koşan
zihinlerimiz aslında bize karşı çalışmaktaydı yaşadığımız farklı topraklarda. En
ünlü ilaç firmaları İsviçre menşeli iken; ilaç tüketiminin oldukça düşük olduğu
bu topraklardaki genel eğilim “vücudun kendini şifalandırabildiği” görüsüydü ki
bu benim de #kuantumdüşüncetekniği ile tanıştıktan sonra öğrenip –
deneyimlemeye başladığım bir süreç OLmuştu. Duygularımızla sağlık
üretebilirdik. Bu topraklar beni boşuna buraya çekmemişti ve demekki sırada
eşimin de uyumlanma aşaması varmış. Hatta şöyle ki; bugün O’nu bir arkadaşına
şu cümleyi kurarken buldum “demekki görmek istemediğim bir şeyler var ki gözüm
hala tam toparlayamadı”; ki bu da #kuantumdüşünce ile de uyumlanmasının bir
aşamasıydı belki deJ
İçimdeki gerçekçi iyimser bu kötü olaydan da yine bir pozitiflik çıkarabilmeyi
başarmıştı J
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder