Bugün bir “acil” yazısı ile 2013’e uzandım. Katıldığım #projeyönetimi programında bir dersin konusuydu. Soru şuydu: “farklı konular aynı anda masanıza gelirse hangisini seçersiniz?”
Yaklaşımı şöyle geliştirmemiz tavsiye edilmişti: konulara bakın; hangisi acil – hangisi önemli; bu gruplamaya göre kritik önem taşıyanı önceliklendirin ve sıralamayı bu mantıkla geliştirin.
Sonra şöyle bir örnek vermişti eğitmen:
“Bir anne düşünün. Yöneticisi 2 saat içinde yetiştirmesi gereken kapsamlı bir
rapor istemiş olsun. O raporu hazırlarken, telefonu çalıyor ve çocuğunun
okulundan aranıyor. Çocuk bir arkadaşı ile bir kavga yaşamış ve veliler acil
olarak okula çağırılıyor. Sizce bu anne için hangisi acil – hangisi önemlidir
ve nasıl önceliklendirebilir?”
Önce herkesin fikrini paylaştığı dakikaların ardından; eğitmen şöyle bir yorum
getirmişti. Hepiniz kendi bakış açınızdan değerlendirdiniz ama kişisel
yargılarınızla karar verebileceğiniz bir konu değil. Seçeneklerinize bakacaksınız
ve kararı öyle alacaksınız. Peki neydi bu seçenekler:
-Okula gönderebileceğiniz birisi varsa (eş, baba, anne, herhangi bir akraba) önceliğiniz
onunla konuşup; okula onu yönlendirmek ve işinize devam etmek olmalı. Yani acil
durum yerine önceliği seçmelisiniz.
-Eğer okula gönderebileceğiniz birisi yoksa; iş arkadaşlarınızdan rapor
konusunda destek isteyebilir misiniz buna bakabilir; ve yardımını
isteyebilirsiniz.
-Eğer bu iki seçenek de uygulanabilir değilse; ve başka alternatif bir çözüm de
yaratamıyorsanız; okulu bu kez siz arayarak süre isteyebilir içinde
bulunduğunuz kritik durum dolayısıyla o an gidemeyeceğinizi söyleyebilirsiniz.
Yani tüm yollar “çocukla ilgili acil durum” yerine “iş ile ilgili olan önemli”
durumun “öncelik” kazanmasına çıkmıştı.
Üzerine çok tartışma döndü; herkes kendi ilginç bakış açısına göre yorum
geliştirdi ama o günden aklımda kalan peki bu sıralamanın içinde o annenin
duyguları neredeydi? Bir anne olarak çocuğunun yanında olmak mı ona kendini
daha rahat hissettirebilirdi yoksa işini layığıyla yapıp çocuğu ile daha sonra
ilgilenmek mi olurdu içinden geçen? Ama görünüşe göre “ben gerçekten ne yapmak
isterim” diye sorabilme şansı yoktu!
Neden mi yazdım bunları? Dikkatinizi şuna çevirebilir misiniz? Hayatta bazı kararları alırken kendimizi nereye koyuyoruz? Gerçekten ne istediğimizi dikkate alıyor muyuz; yoksa önce başkalarının görüş ve mutluluğuna mı öncelik veriyoruz? Konunun diğer kahramanları ailemiz; çocuklarımız dahi olsa da önce gerçekten kendimizin ne istediğimize bakabiliyor muyuz?
Bu bakış açısı maalesef hep “bencillikle” karışır ama aslında “önce ben” diyebilmek bencillikten farklı bir kavramdır. Önce ben diyebildiğiniz noktada; kendinizi hayatınızın merkezine alabilirsiniz; ve etrafınızdaki her şey size göre dengeli bir şekilde hizalanır ve çevrenizdeki insanlar için de rahatlatıcı bir durum olur.
Nasıl mı? Çevremizdekileri ne kadar beslersek besleyelim o
boşluk/açlık devam edecek ve bu süreçte onları beslemeyi sorumluluk edinip
kendimizi geri planda tuttuğumuzda biz tükeniyor olacağız.
Ama eğer; önce kendimizi besler, ihtiyaçlarımızı karşılar ve mutlu Olabilirsek;
kendimizi sevebileceğiz ve bu da bize gerçek mutluluğu verecek ve bu yüksek hal
ile de bu keyfi başkalarıyla da paylaşabileceğiz. Önce biz mutlu olalım ki; sevdiklerimiz
de mutlu olsunlar.
Yetiştirildiğimiz ya da yaşadığımız kültürler vericiliği beslese de; biz bu
bilinci değiştirebiliriz. O zaman haydi sorularla yaratım: sizi başkalarına
gösterdiğiniz bu özeni kendinize göstermekten alıkoyan şey nedir? Bu bilinci
dönüştürebilmeniz için neler mümkün?
Önce ben diyebildiğimizde kendi ihtiyaçlarımızı fark edip onları karşıladığımızda kendimizle daha barışık – sevgi dolu ve mutlu olup; çevremize de bu yolla daha faydalı olabilmeyi fark edip; uygulayabilmemiz için neler mümkün?
Bu noktada hep şu örnek gelir aklıma: uçak anonslarındaki; solunum maskesini önce kendinize sonra çocuğunuza takınız!
Bu satırlar ışığında kendinizi kendi hayatınızın merkezine almaya gönüllü Olur musunuz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder