4.11.26

Kendi Hayatımızı Kimin Gözünden Yaşıyoruz?

Başkalarının beklentileri, toplumsal normlar ve kendimize ait bir hayat kurabilmek üzerine …


Bize çok erken yaşlarda nasıl kabul göreceğimiz öğretildi.


Nasıl davranırsak sevileceğimiz, ne söylersek takdir edileceğimiz, hangi seçimleri yaparsak doğru insan olacağımız, hangi davranışlarımızın ayıplanacağı, hangilerinin onaylanacağı...


Ailemizden, okulumuzdan, arkadaş çevremizden, toplumdan ve içinde yaşadığımız kültürden öğrendik bunları.


Zamanla yalnızca ne yapmamız gerektiğini değil, kim olmamız gerektiğini de öğrendik.


İyi bir evlat olmak, anlayışlı bir partner olmak, uyumlu bir arkadaş olmak, makul bir insan olmak, başarılı olmak, güçlü görünmek, beklentileri karşılamak...


Bütün bu tanımların arasında kendimize ait olanı ne kadar duyabildik?


Belki de hiç fark etmeden hayatımızı kendi gözlerimizden değil, başkalarının kadrajından yaşamaya başladık.


Kabul görmek için kendimizden ne kadar uzaklaşıyoruz ?


İnsan sosyal bir varlık. Ait olmak, sevilmek, kabul görmek ve ilişkilerini sürdürebilmek istiyor. Bunlar son derece doğal ihtiyaçlar.


Ancak bazen bu ihtiyaçlar, kendimizden vazgeçmemizin koşuluna dönüşebiliyor.


  • Bir başkasının isteğine hayır dersem kırılır mı
  • Gerçek düşüncemi söylersem beni yanlış anlar mı
  • Onunla aynı fikirde olmazsam aramız bozulur mu
  • Alttan almazsam ilişkim zarar görür mü
  • Kendi istediğimi yaparsam dışlanır mıyım
  • Farklı bir hayat seçersem yalnız kalır mıyım ..?


Bu ve benzeri soruların cevaplarını ararken kendi isteklerimizi, düşüncelerimizi ve ihtiyaçlarımızı geri plana atabiliyoruz.


  • Bazen gerçekten istemediğimiz şeylere evet diyoruz.
  • Bazen inanmadığımız düşüncelere katılıyoruz.
  • Bazen rahatsız olduğumuz davranışları görmezden geliyoruz.
  • Bazen de sırf bir ilişkiyi kaybetmemek için kendimizi ifade etmekten vazgeçiyoruz.


Böylece ilişkilerimizi korumaya çalışırken kendimizle olan ilişkimizi zayıflatıyoruz.


Üstelik bu durum her zaman dışarıdan gelen bir baskıyla gerçekleşmiyor. Bir süre sonra başkalarının ne düşüneceğini tahmin eden, onların olası tepkilerini önceden hesaplayan ve kendimizi daha onlar bir şey söylemeden sınırlayan içsel bir mekanizma geliştiriyoruz.


Artık kimsenin bizi susturmasına gerek kalmıyor. Kendimizi susturmayı öğrenmiş oluyoruz.


Toplumsal normların görünmeyen bedeli


Toplum bize belirli yaşam modelleri sunuyor.


Nasıl bir ilişki yaşamamız gerektiğini,

nasıl bir aile kurmamız gerektiğini,

nasıl bir kariyer edinmemiz gerektiğini, 

hangi yaşta neleri başarmamız gerektiğini,

nasıl görünmemiz ve nasıl davranmamız gerektiğini...


Bu modellerin bazıları gerçekten bizim ihtiyaçlarımızla örtüşebilir. Hatta bize iyi gelen, hayatımızı kolaylaştıran, aidiyet ve güven duygusu sağlayan yapılar da olabilir.


Sorun toplumsal normların varlığı değil.


Sorun, bu normları kendi hayatımız için değerlendirme hakkımızı kendimize tanımamamız.


Çünkü bir normu benimsemekle ona sorgulamadan itaat etmek aynı şey değil.


Bir yaşam biçimini seçmekle, başka türlü yaşarsak kabul görmeyeceğimize inandığımız için o yaşam biçimine tutunmak da aynı şey değil.


Belki de en önemli ayrım burada başlıyor.


Bir şeyi gerçekten istediğim için mi yapıyorum,

yoksa yapmazsam kaybedeceklerimden korktuğum için mi?


Ya kendim olursam dışlanırsam ?


Bu noktada çoğumuzun içinde oldukça güçlü bir ikilem ortaya çıkıyor.


Bir tarafta kendimize ait arzularımız, düşüncelerimiz, değerlerimiz ve seçimlerimiz var.


Diğer tarafta sevdiklerimizin beklentileri, ilişkilerimizin devamlılığı, ait olduğumuz çevre ve toplumsal kabul ihtiyacımız.


Bazen bu iki alan birbiriyle örtüşüyor. Ancak örtüşmediğinde kendimizi iki uç arasında sıkışmış bulabiliyoruz.


Ya kendimi seçeceğim ve başkalarından uzaklaşacağım ya da onları seçeceğim ve kendimden vazgeçeceğim.


Ya dünyanın beklentilerine uyacağım ya da dünyanın bütün beklentilerini reddedeceğim.


Oysa bu iki seçenek dışında başka bir yaşam alanı da var.


Kendimi seçmek için başkalarına karşı olmak zorunda değilim.


Başkalarını önemsemek için kendimden vazgeçmek zorunda da değilim.


Bir insanı sevebilir ve onunla aynı fikirde olmayabilirim.


Bir ilişkinin içinde kalabilir ve kendi sınırlarımı koruyabilirim.


Bir başkasının düşüncesini dinleyebilir ama onu benimsemek zorunda olmayabilirim.


Bana sunulan bir yaşam modelinin içinden bazı şeyleri alabilir, bazılarını kendime uygun bulmayabilirim.


Özgürlük belki de tam olarak burada başlıyor.


Her şeye karşı çıkmakta değil, neyi neden seçtiğini bilebilmekte.


Farklı düşünmek, ilişkiden vazgeçmek değildir


Toplumsal olarak yeniden öğrenmemiz gereken önemli şeylerden biri de bu.


Farklı düşüncelerin, farklı ihtiyaçların ve farklı seçimlerin ilişkileri tehdit etmek zorunda olmadığı.


Birbirimizi sevmek için aynı fikirde olmak zorunda değiliz.


Birbirimizi kabul etmek için birbirimize benzemek zorunda değiliz.


Birinin sınırına saygı duymak, onunla aynı sınırı paylaşmak anlamına gelmiyor.


Birinin hayal kırıklığı yaşaması, mutlaka yanlış bir şey yaptığımızı göstermiyor.


Bir başkasının beklentisini karşılamadığımızda onun duygularını yönetmek bizim sorumluluğumuz olmaktan çıkıyor.


Elbette ilişkiler karşılıklı özen, sorumluluk ve empati gerektirir. Kendi hakikatimizi ifade etmek, karşımızdaki insanın hakikatini değersizleştirmek değildir.


Asıl mesele, iki insanın birbirine alan açabildiği bir ilişki kurabilmek.


Kendimiz olarak kalabildiğimiz, 

farklılıklarımızı saklamak zorunda olmadığımız,

sevgiyi uyum sağlama mecburiyetine dönüştürmediğimiz ilişkiler ...


Belki de gerçek yakınlık ancak böyle mümkün olabilir.


Peki, ben gerçekten ne istiyorum ?


Bütün bu toplumsal ve ilişkisel kodların arasında kendimize yeniden sormamız gereken sorular var.


  • Ben gerçekten ne istiyorum ?
  • Benim için ne anlamlı ?
  • Neyi seviyorum ?
  • Hangi seçimleri kendi arzularımla yapıyorum, hangilerini takdir görmek için ?
  • Hangi düşünceler gerçekten bana ait, hangilerini kabul görmek için benimsedim ?
  • Hangi ilişkilerimde kendim olarak var olabiliyorum, hangilerinde sürekli kendimi düzenlemek ve kontrol etmek zorunda hissediyorum ?
  • Kimse beni değerlendirmeyecek olsaydı nasıl yaşardım ?


Bu soruların cevapları hemen gelmeyebilir. Çünkü uzun zamandır kendi sesimizden çok dışarıdan gelen sesleri dinlemiş olabiliriz.


Kendi sesimizi yeniden duymak da bir keşif süreci.


Bazen ne istediğimizi bilmediğimizi fark ederiz. 

Bazen gerçekten istediğimiz şeyin, yıllardır doğru kabul ettiğimiz şeyle aynı olduğunu görürüz.

Bazen de hiç sorgulamadan sürdürdüğümüz bir yaşam biçiminin aslında bize ait olmadığını keşfederiz.


Önemli olan, cevabın ne olduğundan önce soruyu kendimize sorabilmek.


Kendi hayatımızın öznesi olmak


Kendi hayatımızın öznesi olmak, dünyadan kopmak, toplumsal normları tamamen reddetmek ya da kimseyi önemsememek değil;


  • Kendi hayatımıza ilişkin kararları bilinçli şekilde verebilmek.
  • Başkalarının düşüncelerini duyarken kendi düşüncelerimizi de duyabilmek.
  • Sevdiklerimizi önemserken kendimizi de önemseyebilmek.
  • Kabul görmek uğruna kendimizi değiştirmek yerine, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu alabilmek.
  • Bize sunulan yaşam modellerini sorgulayabilmek ve içlerinden gerçekten bize ait olanları seçebilmek.


Ve belki de en önemlisi, kendi hayatımızı yaşamak için başkalarının onayını beklememek.


Çünkü varlığımız, sürekli başkalarının değerlendirmesine sunulmuş bir proje değil.


Değerimiz, ne kadar uyum sağladığımızla, kaç kişinin beklentisini karşıladığımızla veya ne kadar takdir edildiğimizle ölçülmek zorunda değil.


Kendi hayatımızı kendi gözlerimizden görme hakkımız var.


Kendi pusulamızı kendimize çevirme hakkımız var.


Ve bu pusulanın bizi nereye götüreceğini keşfetme hakkımız da var.


Belki artık kendimize şu izni vermenin zamanı gelmiştir :


Dünyaya karşı olmak zorunda değilim. Dünyaya uymak zorunda da değilim.


Başkalarının hayatına saygı duyarken kendi hayatımı da sahiplenebilirim.


Sevdiğim insanlarla bağımı korurken kendi sesimi kaybetmeyebilirim.


Kendimi seçmek, başkalarını terk etmek değildir.


Kendi hayatımda kendime de yer açmaktır.


Ve belki de bütün mesele, ilk kez kendi hayatımızı başkalarının gözünden nasıl göründüğümüzü düşünmeden, kendi gözlerimizle yaşamaya başlamaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder