22.2.21

Stres,Korkular; Kalp ve Beyin


Bruce lipton’ın bu ayki yazısını görünce bazı kısımlarını çevirip paylaşmalı demiştim ki; sevgili moralev haftasonu halletmiş bile..

Linkten ulaşabilirsiniz: https://moralev.com/2021/02/20/sevgide-bulusalim/

Konumuz aslında ‘stres’. Bugüne kadar katıldığım pek çok eğitimde; okuduğum pek çok kitapta üzerinde durulan önemli bir noktaydı ki; stres kısa bir süre için iyidir; hayatımızdaki bir tehdide hızlı bir şekilde yanıt vermemiz gerektiğinde işe yarar; ama hayatımızın stres kimyası içinde yaşamak bizim için hiç de iyi olmaz.

Kaliforniya’daki HeartMath Institute insan kalbinin anlaşılabilmesine yönelik araştırmalarında kalp-beyin iletişimini anlamamıza yardımcı olacak bulguları tespit ediyor. Mesela genellikle olumsuz bir deneyim olarak adlandırdığımız hayal kırıklığı, öfke, nefret, kıskançlık, hiddet gibi duyguları hissettiğimizde kalbimizle beynimiz arasındaki konuşmayı inceliyorlar. Ve bulguları şunu söylüyor ki; bu duyguları hissettiğimiz anlarda beynimize olumsuz deneyim yoluyla sinyal göndeririz. Bu çok pürüzlü, kaotik görünümlü bir sinyaldir. Borsada kötü geçen bir gün gibi der buna Gregg Braden J Beynimiz bu sinyali aldığında sinyale uyan kimyayı serbest bırakır. Dolayısıyla pürüzlü-kaotik bir sinyal, stres kimyasını yani yüksek seviyelerde adrenalin ve cortisol salgılar ki; aslında STRES Olarak bildiğimiz bu şey; kısa bir süre için iyidir. Hayatımızdaki bir tehdide hızlı bir şekilde yanıt vermemiz gerektiğinde işe yarar. Ama hayatımızın her gününü böyle stresli bir şekilde; bu kaotik ve pürüzlü sinyallerin yaratımları ile yaşadığımızda...
Yine Gregg Braden’ın söylemiyle: stres kimyasını yaşarken vücudumuz bir seçim yapar ve der ki; eğer bir şey o stres kimyasını yaratacak kadar önemliyse o zaman şu anda güçlü bir bağışıklık sistemine çok ihtiyacımız yok. Şu anda yaşlanma karşıtı hormonlara- ya da süper öğrenmeye de ihtiyacımız yok. Yani bunlara daha az enerji vereceğiz ve strese neden olan şey her ne ise; ona daha fazla odaklanacağız; onu çözmeye çalışacağız. Görüldüğü gibi kısa vadede bu iyi bir şey fakat hayatımızı devamlı böyle yaşadığımızda..  

Bu konuda Barış Muslu’dan duyduğum bir örneği kullanırım:
“Bilinçaltı zihnimiz ilkel tepkiler veren bir mekanizmadır ve bazen pireyi deve yaparak ilgisiz konulara ilgisiz cevaplar da verebilir. Mesela kanserin nasıl oluşabileceğine dair durumu hayvanlar dünyasından örnekleyelim:
Bir geyiğin aslandan kaçmak zorunda kaldığını düşünelim. Kaçarken geyiğin vücudunda nasıl değişiklikler olur? Kalbi kaçabilmesi için daha hızlı çarparak iç organlardaki kanı bir an önce ayaklarına pompalamaya başlar. Beyni, onun daha hızlı koşabilmesi için akciğerlerin oksijen kapasitesini geçici olarak artırmak isteyebilir. Tehlikenin çok acil olması sebebiyle çok hızlı bir şekilde ekstra akciğer hücreleri yaratabilir; ki bunlar mutasyona uğramış hücrelerdir.
Peki geyik kaçıp kurtulduğu zaman ne olur? Hızlı kalp atışı normale döner; ve akciğer de kapasite artırımı için oluşturulan yeni hücreleri yok eder.
Peki beyin hangi hücrelerin yok edilmesi gerektiğini nasıl anlar? Acaba oluşturulan hücreler normalden farklı olsaydı bu yar­dımcı olabilir miydi? Evet, aynen öyle. Oluşturulan yeni hücreler normalden farklı olduğu için beyin sadece yeni oluştu­rulan hücreleri yok eder ve her şey eski haline döner.
Yani aslında vücudumuzun tehditlerde farklı yapıda “kanser hücreleri” üretmesinin mantığı budur: tehlike bittiği zaman onları vücuttan temizleyebilmek! Çünkü onları ayrıştırması gerekir.
Örneğimize dönersek; yeyiğin beyni tehlikenin geçtiğini anlamasaydı ne olurdu? Tam da bizim travmalarımıza hayat boyu takılmamız gibi olurdu…
Geyiğin kalbi daima hızlı atardı. Ve hücre üretimi: geyiğin beyni de sınırsız şekilde hücre üretmeye devam ederdi... Bu ne olurdu? Akciğer kanseri! Tabii ki, diğer kanserlerin de buna benzer senaryoları olabilir.
Hayvanlarda daha az kanser görülmesinin en büyük sebebi, onların beyinlerinin çok daha basit, hafızalarının daha kısa vadeli, tehditlerinin bize göre çok daha ilkel ve fiziksel olması. İnsanlar gibi travmalarına yıllar boyu üzülmedikleri için süreçte takılı kalıp kanser olma olasılıkları çok daha az.”

Bruce Lipton bu durumu şöyle açıklar: bizler için sistem şöyle işler: bilgileri topladık ve diyelim ki; bilgiyi kötü olarak yorumladık; düşünce ürettik (bunu bilinçaltı zihnimiz yaratır ve buna belki geçmiş tecrübeler, belki negatif kök inançlar, belki de DNA’dan akan ata bağları bilgileri sebep olur).
Ve o kötü diye nitelendirdiğimiz düşünce ile negatifi yanitehlike duygusunu yaratılır ve o noktada stres hormonları devreye girer ki; görevleri bizi korumaktır.
Buraya bir parantez açayım: beynimizin fizyolojik olarak yegane bir amacı var; bizi hayatta tutmak. Bunu gerçekleştirmek içinse iki tane temel motivasyon mekanizması var: haz ve korku...başka bir deyişle yaptırmak ve yaptırmamak. Haz aslında türümüzün hayatta kalması için beynimizin verdiği rüşvet gibi düşünülebilir. Yemek yediğimizde, su içtiğimizde, seviştiğimizde hissettiğimiz haz mesela. Beyin içgüdüsel olarak yaşamsal minimal görevleri sürekli yapmamız için bizi güzel duygularla iyi hissettiriyor. Korkunun amacıysa bizi tehlikelere karşı korumak. Ama ikisi beraber uyarıldığında beyin hep korkuya öncelik veriyor. Çünkü haz mekanizması koruma mekanizması kadar öncelikli değil. Çünkü ihtiyaçlarımızın hiçbiri saniyelik değil. Yemek, su, sevişmek... Yani birkaç saniye, saat, gün bu ihtiyaçlar karşılanmazsa da yaşarız.
Ama dışarıdan gelen bir tehlikede saliseler bile önem kazanabilir ve işte bu yüzden koruma ve korku salma mekanizması hep çok daha önceliklidir. İki mekanizma birbiriyle çeliştiği zamansa kazanan genellikle hep korkular olur! Çünkü tehlikeler anlık gelir ve o an çözülmelidir. Tehlike sırasında ne açlığın ne de üremenin önceliği vardır!

Yani olduğunu varsaydığımız tehditin zihnimizde yarattığımız boyutuna ve aciliyetine göre stres hormonları bizi tehlikeyle başa çıkmaya hazırlar. Temel işlevlerimizden enerjiyi çekip alır, kaslara ve fiziksel duyulara yöneltir. Gerçek fiziksel tehlike olduğunda bu faydalı bir süreçtir bizi kazalardan korur, tehlikelere karşı uyanık ve atak kılar ki işlevi bu anlamda çok kıymetlidir.
Ama işte sürekli olursa..

Bir de tam tersini düşünelim; durum hakkında olumlu yorum yaptık, o zaman da rahatlama hormonları çalışır. İyi hissederiz. Beden olması gerektiği gibi çalışır, bağışıklığımız güçlenir, dinamik ve zinde kalırız. Yani kalbimizle beynimiz arasındaki sinyali eşit bir ritme kaydırıp; tutarlı bir ritim geliştirebildiğimizde tüm bu kimyamız değişir, ve bedenimiz der ki; artık aynı derecede stres kimyasına ihtiyacımız yok; artık bu kadar adrenalin ve cortisol üretmeyi bırakabiliriz. Yaşlanma karşıtı hormon üretimine geri dönelim. Gaza basalım ki bu kişi genç, sağlıklı ve canlı olsun. Bağışıklık tepkisini tetikleyelim ki; bu kişi çocuklarına bakabilsin onlarla gezebilsin. Havalimanlarında okulda işyerinde ve alışveriş merkezlerinde; istediği kadar kalabalıkların içinde bulunabilsin. Bağışıklık sistemi o kadar güçlü olsun ki; bu tür halka açık yerlerde bulunan fırsatçı mikroplara duyarlı olmasın J

Yani aslında, her şey ama her şey bizim yorumumuza bağlı. Düzensiz tutarsız sinyalden düzgün, düzenli, tutarlı sinyale geçebilmek; tüm mesele bu aslında...
Ve her şey kalbimizde yaratmayı ve deneyimlemeyi seçtiğimiz DUYGUlar ile ilgili. Pekiii duygularımızın bazında ne var? Bilinçaltımızda yer alan inançlar… Onlar düşüncelerimize alan açıp duygularımızın bazını oluşturur! Baştaki yorumuma dönüyorum: çünkü aslında beynimiz çok ilkel, otomatik ve korumacı modda çalışıyor. Kişisel gelişim; pozitif düşünce ve sözler; olumlamalar bazı konuların farkına varmak, bilinçlenmek, öğrenmek açısından çok faydalıdır; ancak, ne yazık ki duyguların temelini oluşturan inanç kalıplarının kaynağına inmedikçe; bazı sorunlar için sadece farkındalık yetemeyebilir. Çünkü beyin her zaman korkulara öncelik veriyor. Bu nedenle geçmiş travmalardaki korkuları çözmeden; ata bağı uzantılarını dönüştürmeden; güvende olduğunu hissetmeden hayattan keyif almak nörolojik olarak pek de mümkün olamayabiliyor.

Kendinizi iyi hissetmiyorsanız, mutlaka tekrarlayan düşüncelerinize bakın. Bilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne yorumlar yapıyorsunuz; nasıl duygular hissediyorsunuz ve sonuçta hangi davranışlara karar veriyorsunuz?

Ve soruyorum; bu dönüşümü nasıl yaparsınız? Bunun için neler mümkün?

Sevgi ve ışıkla,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder